ben

merhaba. burada üzerine iki çift laf et diye dürtüp duran kitaplar bazen de filmler hakkında yazıyorum. niyesi yok. bir çeşit not defteri işte. tutamadım kendimi, benim de edecek iki lafım var derseniz, salın kendinizi, ekleyin metnin orasına burasına. yok illa sana doğrudan yazacağım derseniz guhercile@gmail.com'a da yazabilirsiniz.

4 Mayıs 2011

Kral Fare - King Rat



Küçükken arada sırada uğramak zorunda olduğumuz bir akrabamızın benimle aynı yaşta olan bir oğlu vardı. Bu çocuğun böyle çeşit çeşit masal kitapları vardı. Kapağı açılınca rengârenk sayfalarla karşılaşırdınız, hatta kimisi 3D formatına bürünürdü bu sayfaların. Ne özenirdim o çocuğa, ne severdim o kitapları. Hem büyük, renkli, “kaygan kağıtlı”, kimisi 3 boyutlu idi hem de bunlar benim pek haberdar olmadığım masalları anlatırlardı.

Sürekli olarak küçükken kitaplarla ilişkimin hep sınırlı kaldığını düşünürdüm ama şimdi dönüp bakıyorum da o kadar da uzak değilmişim kitaplara aslında. Mesela sürekli olarak ilçe kütüphanesinin üye kartını taşırdım ben. Bir sürü şey hatırlıyorum o kütüphaneden…

O bizim öğrencilik dönemlerimizde dönem ödevi hazırlamak şartı vardı. Hem de her dersten. Eğer 8-10 arası alırsanız o ödevden karneye düşecek olan notunuz 1 artardı, yok eğer 6’dan aşağı geldiyse o not, o zaman 1 eksik düşerdi karneye. Ben not artışına aldırmayan, daha doğrusu buna pek ihtiyaç duymayan bir öğrenciydim. Sanırım kimince inek vasfında, kimince ukala vasfındaydım.  Ama yine de kütüphaneye üyeliğim aslında bu ödevlerin üstesinden gelebilmek için ihtiyaç duyduğum Ana Britannica ve Meydan Laorusse ciltlerine erişim içindi. Dönem, henüz ansiklopedilerin 60 kupona verildiği dönem değil, fasikül fasikül gazete bayilerinden satın alındığı ama seri tamamlandıktan sonra dahi nedense o fasiküllerin bir türlü ciltlettirilmediği dönemdi. Bir dönem sonra vitrinlerde yer kalmayınca annelerin yeter artık ben Arcopal yemek takımı istiyorum diye isyan ettikleri dönem başlamıştı ki Allah’tan o dönemde orta öğretim öğrencilerinin dönem ödevi hazırlama yükümlülükleri kalkmıştı hatta bizler kredili sistem sağ olsun 2,5 senede liseyi bitirmeye hazırlanıyorduk. Pardon, zaman çizelgemde hayli ileri gittim, şimdi dönelim geri…

En başta, ilkokul öğrencisiyken öğretmen götürürdü zorla. Hatta ödevlerimizi orada yapmamızı isterdi. Her öğrenci gibi biz de öğretmenin dediğini yapmamak için inatlaşırdık tabi. Ve o kütüphane salonlarında kaytarmak için tek seçenek vardı, o da oradaki öykü ve masal kitaplarıydı. Düşünüyorum da dönemin kütüphane müdürü haddinden fazla milliyetçi biri olsa gerek ki oradan sadece Nasreddin Hoca, Keloğlan ve bilumum Dede Korkut kitabı hatırlıyorum. Sanki bütün La Fontaine’leri hep başka yerlerden okumuşum. İşte o akraba çocuğunun kitapları ondan da hoşuma giderdi. Tamam Pamuk Prenses ve 7 Cüceler’i, Kırmızı Başlıklı Kız’ı, Cinderella’yı, Bremen Mızıkacıları’nı, Pinokyo’yu veya Yalancı Çoban’ı biliyordum ama onda Rapunzel vardı, Hansel ve Gratel vardı, Uyuyan Güzel, Kurbağa Prens, Kırmızı Çizmeli Kedi, Kurşun Asker vardı. Tabi ki bir de Fareli Köyün Kavalcısı*.  

Bu saydıklarımın birçoğunu öyle ya da böyle hatırlıyordum ama Fareli Köyün Kavalcısı’nı (FKK) hatırlamıyordum hiç. Okuduğumu biliyorum ama bende hiçbir karşılığı yokmuş demek ki. Ama hiç de bil(e)mezdim kendimi çocuk sahibi olmaya hazırladığım bir dönemde bu masalı tekrar hatırlayacağımı. China Mieville sağolsun.

Vakti zamanında okumayı çok seven ve düzen çarklarına girmeyi şiddetle reddeden, bir dönem mutlaka beline kadar saçlarını uzatmış her genç gibi biz de bir yayınevi kurmayı tasarlıyorduk. Sabahlara kadar sontilkiyle birlikte kitap taramış, hatta ülke dışındaki yayınevlerine mailler atıp kitap bile istemiştik. Yolladığımız o arzulu ve coşkulu maillere kanan kimi yayınevleri (AK Press bunlardan biriydi) bize kitap göndermişlerdi. İşte istediğimiz kitaplardan biri de China Mieville’nin Merdido Street Station’u idi. Okuma görevi sontilki’nindi. Kitap, hazretlerinden olumlu görüş almıştı da basma kararı almıştık, diye hatırlıyorum. Para bulamadık tabi ki. Kaldı. Kahrolsun kapitalizm!

Yordam gibi bilinen ve sağlam kitaplar basan bir yayınevinin cyberpunk, gotik punk veya urban dark fantasy gibi bir alana girmesine ve seriye China Mieville (CM) ile başlamasıyla şok olduk ve sevindik. Hatta tüm kıskançlığımızı takınıp, o adamı ilk önce biz bulmuştuk, dedik, “Mieville sıkı bir Troçkist – Marksist ya, Yordam ondan basıyordur o kitabı” diyerek bok bile attık. Çatladık, resmen çatladık. En sonunda kendimize bi geldik de rahatladık, keyiflendik. Kitapçı raflarında görür görmez hemen aldık da okuduk.

İşin aslına bakılırsa Kral Fare’nin FKK ile ilgili olduğunu kitabı okumaya başlamadan önce bilmiyordum (CM ismini görünce kitabın arka sayfasını bile okumamışım anlaşılan). Hatta okumaya başladıktan sonra da bir süre “çok tanıdık” deyip durdum. Kitabın yükselip de tavan yaptığı yerlerin birinde Kavalcı kavalına üflemeye başlayınca milyon tane farenin onun peşine düştüğünü ve Londra’nın göbeğinde kendilerini Thames nehrine bırakıp telef oldukları anlatıldı da anca o zaman aydım.  O ana dek kitabı ilk okuduğum yazarın keyifli bir kitabı olarak okuyordum, ondan sonra kitabı bir masal cover’ı olarak okumaya başladım, ki bu büyük bir hataymış.

Kral Fare’ye bir masalın (hadi bir efsanenin diyelim) urban dark fantasy olarak uyarlanmış hali demek ziyadesiyle mümkün. Ama kitabı sadece buradan okumak CM’nin karanlık fantezilerini küçümsemek anlamına gelmesin. Kral Fare bana fazlasıyla Neil Gaiman’ın YokYer’ini hatırlattı; ancak Gaiman bir masal yaratırken CM bir masalı gayet soğukkanlı bir gerilime çevirmeye çalışıyor. Bunu başarıyor da! Kitabın bazı bölümlerinde, mesela ….’n Londra metrosunun karanlık tünellerinde kanlı bir pelte gibi patlayışı veya güzelim Natasha’nın şuursuz halde Kavalcı’nın esiri haline gelişi gibi, ben cidden ürperdim. Tabi ki kitabın asıl zirvesinden bahsetmiyorum bile…

Kitabı okurken en büyük keşke’m “keşke elektronik müziğe biraz daha aşina olsaydım” oldu. CM’nin anlatımında genelde müzik özelde ritim o kadar önemli bir yere oturuyor ki Kavalcı sadece sihirli bir kaval çalan bir adamdan ziyade müzik ve ritim dehası acımasız bir katil olarak konumlanıyor. Ritmi öyle bir kullanıyor ki Kavalcı, CM bu sayede romanın zirve noktasında, bir katliam ortamında, zaman akışını istediği gibi eğip büküp elektronik müzikli, az ışıklı bol kanlı orgy formunda bir dans-seks partisi kurgulayabiliyor. CM öyle bir Kavalcı yaratmış ki sanki sadece o sayede Kral Fare’yi yaratmış gibi olmuş. Bu Kavalcı’yı bu kadar önemli kılan şey ise CM’nin onun anlatma becerisi değil kuşkusuz. Hatta CM Kavalcı’yı hiç Kavalcı’dan doğru anlatmamış bile; asıl kahramanımız Saul’un hissettikleri üzerinden biliyoruz Kavalcı’yı, onun ne kadar kötü olduğunu. Lakin Kavalcı’nın kötülüğü ne bileyim salt kötülük olan İskeletor veya Ali Cengiz gibi değil de daha çok Dark Night’taki Joker’in kötülüğü gibi. Biraz mahkum kalınmış bir kötülük. CM romanın herhangi bir yerinde herhangi birine kötü yakıştırmasını yapmıyor. Kötülük gibi görünen şeyin arkasında tüm kötülüklerin anası var yine: iktidar. Kavalcıyı, Farelerin Kralı’nı, Anansi’yi ve Saul’u karşı karşıya getiren şey iktidar savaşından öte bir şey değil aslında. Ama…


Anlatımı keyifli (bu açıdan çeviriye de güzel demek lazım tabi) ama çok da derin olmayan bir kitap Kral Fare. Ancak romandaki karakterler sağlamlar ve gerçekten kişilikliler. YokYer’de şikâyet edip durduğum hissiz ve neden öyle yaptığı kestirilemeyen karakterler yerine neyi neden yaptığını bilen ve ne hissettiklerini anladığımız kişilerle karşılaşmak gerçekten güzeldi. Ama bu karakterli karakterler Kral Fare’yi iyi bir kitap yapmaya yetiyor mu şüpheliyim. Okunurken keyif alınan ama okunduktan sonra pek izi kalmayan kitaplar arasında düşünmek daha yerinde olur Kral Fare’yi. Ama bu karakterli karakterler ve anlatım becerisi CM’yi kesinlikle okunup takip edilesi bir yazar haline getiriyor. Umuyorum ki Yordam verdiği sözü tutar da CM’nin diğer tüm eserlerini çevirip basmaya devam eder (hatırlatma: bakmayın siz bu konuyu şimdi girdiğime, kitap …’da çıktı, ben de .. da okudum).

İşte Yordam’a iki soru: (1) Yeni kitap ne zaman gelecek? Ve (2) Neden China Mieville serisine bu kitapla başladık?


* Fareli Köyün Kavalcısı nasıl çocuk masalı olmuş anlamadım ben. Hadi bizim nesil zaten Clementine’lerle büyüdü de şimdi de çocuk kitapları raflarında bulmak mümkün bu masalı.  Öykünün aslı bir efsaneye dayanıyor: Pied Piper of Hamelin. “Orta Çağ’da Almanya’da Hamelin diye bir kent varmış. Ahali kenti istila eden sıçanlardan pek muzdaripmiş. Bir gün kente alacalı kıyafetleri içinde bir Kavalcı gelmiş. Demiş ki, sıçanlardan sizi kurtarırım ama paranızı da alırım. Ahali bu öneriyi kabul edince başlamış kavalından bir şeyler çalmaya. Sıçanlar büyülenmiş gibi düşmüş ardına. Kavalcı da gitmiş hepsini Weser nehrine dökmüş, katletmiş. Sonra parasını istemiş, vermemişler, üstüne üstük bi de aşağılayıp kovmuşlar Kavalcı’yı. Gel zaman git zaman ahali bir gün kilisedeyken Kavalcı intikam için geri dönmüş, başlamış kavalını çalmaya. Bu kez köyden 131 çocuk büyülenmiş de düşmüş kavalcının peşine. Kavalcı çocukları almış da gitmiş. Hatta tek çocuk kurtulmuş, çünkü o topalmış”  Bu nasıl masal haline getirilmiş ki? Şimdi gidip bir kitapçıdan almak lazım…

12 Mart 2011

çoğunluk ver 2.0

(Bu yazı bizim mechul ogrenci'den. Kendisinin de dediği gibi Çoğunluk konusunda bir hayli tartışmıştık. Ben oturup bi yazı yazınca -link burada- o da cevaben bir yazı yazmış. Buyrun efendim...)

Aslında filmi beraber seyretmiş olmamız, senin benim kadar etkilenmediğini görmem, belki sinema algımızın farklı olması dolayısıyla çoğunluk eleştirin hakkında bir şeyler yazmak istedim fakat araya başka bir takım işlerin girmesi dolayısıyla ilgilenemedim taa ki geçenlerde Tanıl Bora’nın ODTÜ film festivalindeki  “Vavien ve Taşra Kültürü” söyleşisinde, duyduklarım ve senin film eleştirini tekrar okumam dolayısıyla bir şeyler yazayım dedim.
 
İlk olarak Tanıl Bora’nın Vavien ve taşra ile ilgili olarak söylediklerinden Çoğunluk filmine gelmek istiyorum.Tanıl Bora taşra anlatısını Vavien  ve Çoğunluk filmini karşılaştırarak yaptı. Yani Vavien’deki kötü karakteriyle Çoğunluk’taki kötü karakterini (iki filmde de Settar Tanrıöğen oynuyor ve birisinde kötü rolünde, ne de severiz).  Bu karşılaştırma aslında taşra ve şehir kültürlerinin karşılaştırmasıydı. Yani taşra ve şehir orasınıfının (ortasınıfı daha sonra açıcam kızma hemen) karşılaştırması. İki filmde ki kötününde aslında ortasınıf olduğunu fakat birinin taşra ortasınıfı olmasından kaynaklı sadece bir kötü plan yaptığını ama bunu bile uygulamada beceremediğini, aslında köylü kurnazı dediğimiz bir saflığada sahip olduğunu vurgularken, şehirli ortasınıfın A, B, C hatta belki daha fazla planının olduğu, bu planların bir sürekliliğinin olduğu,daha acımasız, tuttuğunu koparmadan rahat etmeyen ve daha iktidar sahibi, güçlü bir kötü olduğunu görüyoruz. Bunları söylerken anlatmaya çalıştığım şey tıpkı senin bahsettiğin ve orta sınıfı ezen ezilen ilişkisinde bir yere koyma çabası. Kavramlarını biraz ortadoks bulduğum( kardeşim ben iki sınıf bilirim, işçi sınıfı ve burjuvazi derlerdi eskiden) için orta sınıfı bir yerlere sıkıştırmaya çalışacam.
İki filmde de anlatılan ortasınıfı ezen-ezilen diyalektiktiğinde bir ikiye bölünmüşlükten çok arada kalmış bir sınıf olarak düşünüyorum. Yani bu çelişkide ezilene karşı ezen taraftarı olmuş ama tam bir burjuva- aristokrat kültürüne de sahip olamamış, ezen tarafından tam kabullenilmemiş(tam anlamıyla ezen olamamış) bir sınıf. Orta sınıf karakteri ise, bu ezen sınıfa hep bir yaranma çabasından kaynaklı, ona söyleneni uygulayan, itaat eden, ezmeye çalışan ya da gördüklerine karşı ses çıkarmayan, görmezden gelen sadece kendi çıkarı doğrultusunda hareket eden ve aslında çoğunluk gibi davranan bir sınıf. Hep bir kaygan zeminde, kendine hükmedene göre rengini değiştiriyor. Dün milliyetçi, militarist olur, bugün islamcı muhafazakar. Çoğunluk olmasının sebebi ise ezen sınıf tarafından kaale alınan sınıf oldukları için onlara çoğunluk gibi davranılması. Belki onlar aslında çoğunluk değil ama çoğunluk sıfatı onlara ezen sınıf tarafından verilmiş bir görev. Yani Adorno’nun “kültür endüstrisi” kavramıylada örtüşen ve  “Günümüzde kültür herşeye benzerlik bulaştırır” da belirttiği yaratılan bir çoğunluk kültürü bu. Orta sınıf ise bu kültürün uygulayıcısı olarak değerlendirilen sınıf. Tıpkı Refah Devletleri döneminde, fordist üretim sisteminde çalışan işçilerin böyle bir göreve sahip olmaları gibi neo-liberal dönemde de orta sınıf bu kültür endüstrisinin uygulamadaki mihenk taşı. Ama zaten ortasınıf dediğimiz şey tarihsel anlamda da hep böyle bir konumda. Ama dediğim gibi senin bahsettiğin sınıf ayrımları biraz ortadoks kavramlar. Bugün orta sınıfa üretim araçlarına sahip olma hakkı da veriliyor, sınıfını bildiği sürece tabii ki.

Ya aslında senin eleştirinde en çok beni üzen şey, yönetmeni geldiği sınıftan kaynaklı olarak yerden yere vurman, acımasızca eleştirmen. Bunda biraz emeğekarşı haksızlık yaptığını düşünüyorum. Onun Bilkent’li olması iyi bir sınıf analizi yapamayacağını gerektirmez. Biliriz ki Marx, Bakunin ve bir çoğu hep aristokrat ya da burjuva sınıftandır ve düşünce yön vermiş insanlardır. Yılmaz Güney’i toplumsal gerçekçi olarak alabiliyoruz da Seren Yüce’yi niye alamıyoruz. Ben bu yaptığı ortasınıf tahlilinden dolayı onu da bu kategoriye alma taraftarıyım. Bu bir “liberal bir anlatıdır” belki bir çözüm, bir yol önermez ve “olan” ı ortaya koyma çabasındadır belki ama dil olarak “toplumsal gerçekçilik” çabasındadır kanımca.



Son olarak “öteki” meselesinde dediklerine katılıyorum. Yani resmen bütün ötekilerden bahsedicem diye bir çabaya girişmiş, pek olmamış. Oysa filmde ki kürt ve kadın ezilenleri bize yeterince şey anlatıyor zaten. Bir de filmi izlerken gerçekten bir sıkıntı hissettim, beni sarstı ve bayağı da etkiledi diyebilirim. Bir arkadaşım da şöyle dedi “Eğer filmi sinema da değil de evde izliyor olsaydım, bir kaç yerinde durdurur, bir hava alır,sigara içer öyle devam ederdim.” Aynı şeyleri ben de hissettim aslında ve şimdiye kadar böyle hissettiğim çok film yok. Çoğunluk bunlardan biri olması dolayısıyla bile başarılı bence.

6 Ocak 2011

YokYer - Neverwhere

Sıra nihayet buna geldi de Neil Gaiman’ı ilk kez okudum. Daha önce çevirip basmak için kitap ararken haberdar olmuştuk Gaiman’dan. Sonra çizgi roman yayıncılığında ülkede güzide bir yer sahibi olan Arkabahçe Yayıncılık DC Comics’ten telifini alıp basınca Sandman’i gördük kitapçı raflarında. İthaki Gaiman’ın kitaplarını bir dizi halinde bastığı sıralarda pek revaçta olan fantastik edebiyat eserleri bilimkurgu raflarını işgal ediyordu. Her şeyin bokunu çıkardığımız için ve de bu kapitalizmin ticaret mantığına fazlasıyla uyduğu için bu işgalci kitapların çoğuna edebiyat değil ucuz kitaplar diyorduk ve bu duruma ziyadesiyle bozuk olduğumuz için kitapçılarda bu rafları genellikle pas geçiyorduk. Gaiman’ın bir daha gündemimize girişi Stardust (Yıldız Tozu) filmiyle oldu. Gerçi filmi izledikten sonra aklımızda kalan Gaiman’ın anlattığı öykü değil de Robert de Niro ve Michelle Pfeiffer gibi starların bu filmde oynarken ne kadar da eğlendikleriydi. Ama nihayetinde kendime göre bir gerekçe uydurmuş olmalıyım ki bulup almışım YokYer’i (Neverwhere).

Ha eğer bu kitabı alırkenki hedefim rahat rahat soft bir şeyler okumaksa (ki öyle görünüyor: 24 haziran 2010) tam isabetli bir atış yapmışım; yok eğer eli yüzü düzgün fantezi bir roman okumak idiyse başka bir şey de okuyabilirmişim. Çünkü bu bir romandan çok senaryo (script/text)! Bana bu yorumu ilk İlkay yapmıştı. İnternette blog için görsel materyal ararken fark ettim ki bu konuda İlkay asla ve asla yalnız değilmiş. Hatta çok da haksız değillermiş çünkü bu gerçekten de Gaiman’ın BBC’de yayınlanan bir mini dizinin senaryosunu romanlaştırdığı kitapmış. Çizgi romanı dahi yapılmış. İşte bu benim için de birçok şeyi açıklayan bir şey oldu.

Olayımızın asıl kahramanı Robert Mayhem’in neden en az sevgilisi Jessica kadar sıkıcı ve tekdüze olduğu Gaiman’ın bu karakteri bir dizi için yaratmış olması ile açıklanamaz elbette. Bir karakter dizi karakteri olsa dahi gelişebilir, dönüşebilir. House MD’nin son sezonu Dr. Gregory House’un aşık olduğu bir bölümle başladı yahu! Gerisini siz düşünün…

Robert benim gibi, senin gibi sıkıcı bir çalışan hayatı süren ortalama bir British’tir. Bir akşam yanında aynı kendisi gibi yuppie olan sevgilisi Jessica varken kaldırımda kanlar içinde yardım isteyen bir genç kıza rastlar. Beş para etmez sevgilisinin tüm protestolarına karşın kıza yardım eder ve tüm hayatı değişir! Kızın adı Door’dur çünkü; yani olan tüm kapıları açabilen, olmayan kapıları da bir parça zorlansa da açabilen bir Aşağı Londra kaçkını. Amacı katledilen ailesinin hesabını sormaktır ve kader Door ile Robert’ın yollarını kesiştirir işte.


Kitabı okurken Gaiman’ın derdi ne diye düşüyorsunuz sürekli çünkü anlaşılan o ki Robert’ın bir derdi yok! O sadece Door’un ardında, Avcı’nın yanında, Bay Croup ve Bay Vandemar’ın önünde, Melek Islıngton’un eşliğinde ve Marquis de Carabas’ın peşinde olan duygulardan azade bir halde yürüyor. Yeri geliyor sıçanlarla muhabbet ediyor, yeri geliyor ölümden dönüyor, ihanete uğruyor, bazen de küçük büyü numaraları ile uğraşıyor. Tüm bunlar olup biterken anlıyoruz ki bu yolculuk diğer ‘yolculuk’ temalı romanlardan, öykülerden veya filmlerden farklı. Robert Aşağı Londra’daki yolculuğunda içsel bir yolculuk, ne bileyim bir farkındalık falan yaşamıyor. Tek farkında olduğu şey bilinen yüzeydeki Londra’nın altında, kanalizasyon tünellerinden, tüp geçitlerden, metro hatlarından müteşekkil başka bir Londra vardır (Aşağı Londra) ve burada kendine has yaşamlar kendi tarzlarında akıp gitmektedir.

Gaiman bir ‘fairy tale’ anlatıyor olsaydı çok başarılı olacaktı veya Sunay Akın tarzı bir hikaye anlatıcı olsaydı. Londra metrosundaki istasyonların isimlerinin nereden geldiklerine dair anlattıkları çok keyifli şeylerdi (Bizde belki İstanbul semtlerine uygulanabilir bir anlatım yöntemi olabilir. Sunay Akın harbiden ihmal etmesin!). Ama o tüm bunların yerine alternatif bir dünya inşa etmeyi seçmiş ama hayalgücü ve anlatım yeteneği bir J.R.R. Tolkien veya Isaac Asimov olmadığı için pek de başarılı olamamış. Tabi bu söylediklerim bu senaryodan daha sonra romanlaştırılmış olan bu YokYer için. Yoksa Amerikan Tanrıları gibi diğer bilinen romanlarını okumadım.

Bu tür benim pek alışkın olmadığım bir tür: dark urban fantasy. Türkçeye belki en güzel “Kara Kent Fantastik Edebiyatı” diye tercüme edilebilir. Fantasy kelimesini türkçede fantezi karşılıyor ama bu kelimeyi fazlasıyla aşındırdığımız için fantastik ile karşılıyoruz.  Fanteziye ya cinsel çağrışımlar yüklüyoruz ya da garip bir şekilde klasik anlamına gelebilecek bir karşılık: biraz fante(a)zi bir kıyafet istiyorum gibi. Halbuki fantezi iyiymiş: sınırları olmadan hayal edilebilen her şey! Neyse fantastik de yerinde bir kullanım bende. Sanırım en uygun kullanım fantastik edebiyat ve fantezi roman. Fantastik edebiyat denilince Türkiye’de sadece büyü, kılıç, yüzük, level falan filan anlaşılmasına dair bir yazı: http://turkcebkf.wordpress.com/2010/07/13/turkiyede-fantastik/ .

Türkçesini İthaki basmış kitabın (Mayıs 2010). Bir şeyi de merak etmedim değil: çeviri sırasında kahramanlardan birinin adı olan Door ‘Kapı’ diye karşılanmamış ama Hunter ‘Avcı’ olarak, Angel Islington ‘Melek Islington’ olarak karşılanmış. Door’u da ‘kapı’ olarak çevirmek tutarlı değil miydi? Benzer şekilde, Mister Croup ve Mister Vandemar isimlerindeki Mister’lar ‘Bay’ olmuş madem de Marquis de Carabas’taki unvan neden Marki olamamış? Sadece merak işte...

Okurken sıkıldım mı? Hayır... Sadece daha fazlasını bekliyordum. Hem de kafa yormayan hafif bir şey okumak isterken. Bu da nasıl bir tanımlamaysa? Ama önerir misin derseniz: evet okuyun, ama arkadaşınızdan ödünç almanız ve harbiden 'kolay bir masal' okumak istemeniz kaydıyla... Özellikle Bay Croup ve Bay Vandemar çok eğlenceli tipler, romanın en (!) soğukkanlı katilleri olsalar da :)


4 Ocak 2011

omagh

Bundan bir önceki konuda bahsettiğim Siege’de (Kuşatma) bir bomba patlıyordu ve New York’ta tanklar dolanmaya başlıyordu. Bu filmde de bir bomba patlıyor ama bu kez mekan Omagh, Kuzey İrlanda. Önceki film ne kadar patlamalarda ölenleri ihmal edip güya patlamaya neden olan olay dizisini anlatıyor görünüyorsa Omagh da o kadar patlamanın kurbanlarına ve ailelerine bakıp patlamanın nedenlerini ihmal ediyor görünüyor. Görünüyor diyorum çünkü patlamanın yol açtığı can kayıplarıyla ölümüne ilgileniyor, ama patlamayı açıklayan, meşrulaştıran bahanelerin hiç birine prim vermiyor.


Kısa tarihçe: 1998’de Tony Blair, Kuzey İrlanda hükümeti ile Sein Fenn’in de (yani IRA’nın da) desteklediği Belfast Anlaşmasını imzalar. Bölgedeki karmaşanın bir an için dindiği geçici bir huzur dönemidir bu. Pek tabi ki huzursuz olanlar da vardır: IRA’dan kopan bir grup barış anlaşmasını imzalayan ebedi ve ezeli düşman İngiltere ile ihanet ettiğini savundukları IRA’yı protesto etmek için Omagh kasabasında bir bomba patlatırlar ve eylemi Real IRA (RIRA – Gerçek IRA, Gerçek İrlanda Cumhuriyet Ordusu) adına üslenirler.

gerçek sahne
Omagh filminin anlatımı bombalamada ölenlerin aileleri üzerinden.  Patlamada oğlunu kaybetmiş bir baba kendisini diğer ailelerle birlikte bir dizi eylem içerisinde bulur. Ve bu eylemlerin hedefi ne siyasi bir söylemdir, ne de etnik-dinsel bir geçmiş. Hesap sormaktır amaçları, kim, neden, nasıl göz yummuştur bu terör eylemine. Filmin çok etkileyici bir anlatımı var, burada anlatıp içine etmek istemem…


Burada da artık böyle filmler çekilmeli. Burası da artık böyle filmlerin çekilebileceği bir ‘normallik’ normuna sahip olmalı. Bir bomba hedefini kendi seçmiyor; onu yerleştirenler, ateşleyenler ve üzerinden kirli politik propaganda yapanlar seçiyor hedefi. Omagh eyleminde 29 kişi ölüyor 220 kişi yaralanıyor. RIRA grubu pek öyle hedef seçmiyor, hatta British Police Force ile birlikte, ölen sivil sayısının artması için elinden geleni ardına koymuyor. Kent merkezinde patlayan bomba hedefteki kişilerin Protestan, Katolik, mormon, İspanyol veya kaç yaşında olduğuna bakmıyor. Hepsi ölüyor. Film de işte artık İrlanda-İngiltere meselesine falan bakmadan diyeceğini diyor.


Bu gerçek olayı senaryolaştıran iki kişiyi daha önceden tanıyoruz: Paul Greengrass ve Guy Hibbert . İlkini, yani Greengrass’ı  Bloody Sunday (Kanlı Pazar) filminden, ikincisini de Five Minutes of Heaven (Cennette Beş Dakika) filminden tanıyoruz. Yani yazarlar bu İrlanda meselesine ciddi ciddi kafa yoran ve belli konumdan hareket eden kişiler. Bu film onların “artık yeter” dediği nokta olmuş. Zaten öyle bir nokta var ki, o aşamadan sonra “bu terör değilse nedir o zaman terör ?” demek zorunda kalacağı yer işte orası.




Dün 3 Ocak’tı. Diyarbakır’da askeri aracı hedef alan bir bomba patlamıştı 2007’de. 7 kişi öldü 66 kişi yaralandı. Ölenlerden 6’sı bombanın önüne konulduğu dershanenin öğrencilerdi. Kaçı Kürttü, kaçı Türk? Yine aynı dönemde, Mayıs 2007’de, Ankara Ulus’ta Anafartalar Çarşısında protokol geçecek diye bomba konulmuştu. Akşam işlerinden gecekondu mahallelerindeki evlerine gitmeye çalışan insanların bekledikleri durakta patladı bomba, 6 kişi öldü, onlarca yaralı. Kaçı solcu kaçı sağcıydı, kaçı emekçi kaçı sermayedardı? Yaralananlardan 17 yaşındaki bir genç %70 zeka kaybına uğradı, devlet tazminat olarak dün 10 bin lira verdi. Yine bugün Hizbullah sanıkları zamanı iyi düşünülmemiş (veya tam aksine çok iyi düşünülmüş!) bir yasal düzenleme marifetiyle salıverildiler. Yarın Ogün Samast’ı bekliyoruz aramızda. İnsanın ne devletin gözünde değeri var, ne de o devletle derdi olanın. Bkz. Şemdinli’deki Umut Kitabevi. Ve ülke öyle bir cinnet halinde ki her fırsatta illa ki ‘biraz da onlardan ölsün’ diyecek birileri mutlaka çıkıyor. “Artık yeter” diyenlerin, geride kalanların hangi dili konuştuğu, hangi dilde ağladığı önemli değil. Başını kim kaldırırsa kaldırsın seslerini boğacak birileri mutlaka bulunuyor.


İşte Omagh filmini bu yüzden bu kadar önemsedim. Şunu söyleyebildiği için: “Ölen, insanoğlu insan! Öldükten sonra o beden ne İrlandalı ne İngiliz ne Protestan ne Katolik ne Kürt ne Türk ne Alevi ne Sunni… o sadece bir ceset! ama siz ölü sevicilersiniz”


Filmsel not: Babayı oynayan Gerard McSorley’i izleyin. Yönetmen Pete Travis’i bir izleyin. İlk filmlerinden biri bu, ve TV için çekilmiş aslında. İlk film bahanesine sığınan çok çok gerçekçi ve güya çok cesur yönetmenlerimiz mutlaka izlesinler bu filmi. Ya da bu onlara çok politik gelirse, yönetmenin diğer filmine baksınlar: Vantage Point (Bakış Açısı). Hadi bakalım…

Not: kendi kendime not: Yazı Tura’yı izlemek üzerime borç olsun! 

siege

Siege (Kuşatma) filmini izledikten sonra “ne kadar öngörülü bir filmmiş” dedim ilk önce. Çünkü film 1998 yapımı. Yani, stratejistlerin ABD ve küresel dünya için milat saydığı 9/11 saldırıları henüz gerçekleştirilmemiş; genelde müslümanlar özelde Araplar ABD kamuoyunda henüz bu derece terörist sayılmaya başlanmamış; güvenlik paranoyası kendini göstermeye başlasa da şimdiki kadar abartılmamış. Henüz! İşte o ‘henüz’ bu filmi anlatıyor...


Filmin senaryosu bir yazarın, aynı zamanda da Pulitzer ödüllü bir gazetecinin elinden çıkmış: Lawrence Wright. Bu senaryoyu yazarken 1993 yılında Dünya Ticaret Merkezinin ikiz kulelerine o ana dek yapılan en sansasyonel saldırıdan esinlenmiş. Hani bomba yüklü bir kamyon kuzey kulesine dalar ve 6 kişi ölür 1000 kişi yaralanır. Sormuşlar, soruşturmuşlar ve bu işin ardından ABD’nin İsrail’le ilişkilerinden rahatsız olan bir grup Arap militan çıkmış. Wright da bu malzemeyi almış, yoğurmuş ve bir senaryo yazmış. Başarılı bir öngörüyle. Zaten kendisi yazar olarak asıl şöhretini 11 eylül saldırılarından sonra 2006’da yazdığı The Looming Tower: Al-Queda and to Road to 9/11 sayesinde kazanmış.


Film gösterime girdikten sonra Amerikalı müslüman gruplar kendilerinin filmde tümden terörist ilan edildiklerini iddia ederek bir çok protesto gösterisi düzenlemişler. Yapımcılar “ama biz filmde müslümanlar teröristtir suçlamasının ne kadar mesnetsiz olduğunu, bir eylemin tüm bir gruba mal edilemeyeceğini, nasıl müslümanlar arasında kötüler varsa Amerikalılar arasında da çürük yumurtalar olabileceğini de göstermeye çalışmıştık” deseler de müslüman gruplar ikna olmamışlar ve filmi boykot etmişler. Eee haksız da değiller. Yapımcılar müslümanları ve Amerikalıları iki ayrı grup gibi ele alıyorlar. Yani o efsanevi American Dream’de müslümanlara yer yok; müslümanlar ABD vatandaşı olsalar da Amerikalı olamıyorlar işte...


Ama filmi 9/11’den sonra izlemek hem Hollywood’un öngörü yeteneğini hem de manipülasyon gücünü gösterebildiği için çok ilginç. Herifler bir kez para kazanmayı kafaya koydular mı en ala sosyologa, antropologa taş çıkartıyorlar. O idealleştirilmiş toplamın neyse nasıl tepki vereceklerini, nasıl ve neye karşı önyargıları olduklarını, hatta bu ideal toplamın ‘kırmızı çizgiler’inin neler olduğunu çok iyi biliyorlar. Çünkü bir yerde bunların çoğunu onlar yaratıyorlar.


Uyarmadı demeyin; spoiler!

Bu filmi diğer Hollywood film endüstrisi mamullerinden ayrı kılan şey şu: film çok olası! Hatta oldu! Filmde ortadoğulu ve Arap oldukları arapça konuşmalarından tahmin edilen (!) bir grup terörist var. Bir otobüsü içindeki yolcularıyla birlikte kaçırıyorlar ve bilmem kaç kilo bombaları var. Ama bunlar öylesine teröristler ki talep malep iletmeden bombayı patlatıp sürüyle sivili fani eyliyorlar. Pardon: olay yerine ulaşan FBI dedektifi kahramanımız Hub (Denzel Washington) bomba patlamadan önce teröristleri çocukları serbest bırakmaları konusunda ikna etmeyi başarıyor (ama nedense o da sormuyor dertlerinin ne olduğunu). Kendileriyle birlikte onca insanı zayi ettikten sonra bu terörist gruplar ne istediklerini iletiyorlar. Amaçları liderlerinin serbest bırakılması. Bunu o kadar çok istiyorlar ki ne kadar ciddi olduklarını göstermek için önce öldürüyorlar. Ve tüm istedikleri ABD’nin öldüğünü iddia ettiği Şeyh Ahmet bin Telal’in serbest kalması (tam ortadoğulular yani, lidere ölümüne sadakat). Şeyh bırakılıncaya dek bir dizi patlama daha oluyor ve terör dalga dalga ABD’yi, film düzleminde söylersek New York City’yi sarıyor.


Kahramınımızın görevi bu patlamalardan sorumlu Arap-müslümanlardan teşekkül hücreleri tespit edip çökertmek. Konuyu deştikçe karşısına hep aynı kadın çıkıyor: E. Craft ya da S. Bridger (Annette Bening). Film boyunca gerçek ismini öğrenemiyoruz çünkü ABD hükümetinin pis işlerine bakan bu kadının ismi yok. Kadın yeri geldiğinde Basra Körfezi’nde veya Filistin’de infaz timlerine komuta eder, yeri geldiğinde günah keçisi rolünü oynar. Şeyh’e çıkan yol da bu kötü kadından geçer. Tamam buraya kadar sıradan bir aksiyon filmi gibi akıyor. Yani Rambo’dan veya 3. sınıf bir filmden daha öngörülü değil. Ama iş terör dalgası büyüdükçe değişiyor.


Hükümet teröristlerin Arap olduklarından emin ya, hemen kentte bir sürek avı başlatılıyor. Önce sabıkası olanlar, bölgeye gidip gelenler, camiye takılanlar falan. Ellerinde hiçbir isim olmadığı için öylesine geçiyor günler ama bombalar susmuyor. Ve nihayetinde hükümet radikal bir karar alarak ABD anayasasını ihlal ediyor: Ordu göreve emri veriliyor! Bu ünlem işareti bizim gibi darbelere, girişimlerine alışkın bir millet için gereksiz olsa da ABD için hayati herhalde çünkü film bundan kelli bunun üzerinden gidiyor. Artık konu şudur: vergilerle kurulmuş ve desteklenen bir ordu kendi vatandaşına karşı konumlandırılabilir mi? Mevzubahis olan öteki Amerikalılardan gelen tehdit ise evet!, çünkü bu bir zorunluluktur artık. Ordu tüm genç müslüman erkekleri evlerinden, işyerlerinden ve sokaklardan toplayıp tel örgülerle kapatılmış, başında orada tutulanlara silah doğrultmuş nöbetçi askerleri olan bir kampa kapatıyor. Ordu hep beyazların emrindedir.


Film inatla Amerikalılığı vatandaşlık bağı üzerinden tanımlamaya çalışıyor olsa da, hatta bunu yaparken Hub’un ortağını müslüman yapsa da, hep ötekileştiriyor. Mesela müslüman ortak,  Hattat (Tony Shalhoub), bu ayrımcılığa maruz kalıp çocuğunu ordunun kampından kurtarmaya çabalarken kendisinin da Saddam’a karşı savaştığını falan söylediğinde kendisine kendisiyle aynı dili konuşanlarla savaşmaması gerektiği söyleniyor. Yani alfabesi, dili, dini farklı olan Amerikan vatandaşı Amerikalı değildir, bu kadar net. En azından New York City’yi yöneten General (Bruce Willis) için, yoksa Hub çoktan Amerikan ideallerini savunup müslüman aileye yemeğe gitmiştir.


Neyse boku çıktı. Filmin aksiyon kısmı Hub ile General arasında geçiyor çünkü ordu zıvanadan çıkıp müslümanları fişliyor, öldürüyor. Bundan müslüman da olsalar FBI, CIA, CSI, NCIS vs gibi bir sürü alengilli kurum ajanı da nasibini alıyor. En sonunda bakıyoruz ki ABD ortadoğu’da zıvanadan çıkmış da yetkisini aşmış da bazı grupları desteklemiş de onlar geri dönüp ABD’yi vurmuş da falan filan.. Falan filan da bunların hepsi (askeri darbe yerine sivil darbe mi denir bilemedim) neredeyse oldu!! 9/11, Guantanamo, El Kaide, Irak, GW Bush, Afganistan, JFK havaalanı, İsrail, Filistin, yeni güvenlik yasaları, fişlemeler, islamofobi.. işte ondan diyorum çok öngörülü filmmiş diye. (Filmin sonunda yine tüm ayrımların üstesinden gelen yüce Amerikan idealleri kazanıyor)



Filmin yönetmeni Edward Zwick imiş. Last Samurai (Son Samuray), Kanlı Elmas (Blood Diamond) ve Courage under Fire (Ateş Altında Cesaret) gibi filmleri de yönetmiş. Daha önce bu üç filmi de izlemiş ve beğenmiştim. Bu filmin ne kadarı senaryo, ne kadarı yönetmenlik pek bilemedim ama şu kesin ki, adamın derdinin ne olduğu bir yana, bu adamın işleri güzel. derdini es geçtim Ama şu da var ki adam daha çok yapımcı. Bu yönettiği filmler de dahil olmak üzere My Name is Sam (Benim Adım Sam), Traffic (Trafik) ve Legends of the Fall (İhtiras Rüzgarları) filmlerinde de yapımcıymış bu amca. Akıllı bir yatırımcı belli ki. Gerçi bu filmden belliymiş...