ben

merhaba. burada üzerine iki çift laf et diye dürtüp duran kitaplar bazen de filmler hakkında yazıyorum. niyesi yok. bir çeşit not defteri işte. tutamadım kendimi, benim de edecek iki lafım var derseniz, salın kendinizi, ekleyin metnin orasına burasına. yok illa sana doğrudan yazacağım derseniz guhercile@gmail.com'a da yazabilirsiniz.

16 Haziran 2011

Sistem - Das System

Bazen bir pazarlama gazıyla gidip bir kitap alasım gelir, şu adına “yaz kitapları” dediğimiz kitaplardan birini işte. Genelde de pek pişman olmam o aldığım kitaplardan. O kitap belli kriterlere uygun olduğu için pazarlanıyordur çünkü. Yayınevi neredeyse emindir o kitabın bir best seller olacağından. Hele ki Can gibi bir yayınevi bir best seller adayının tanıtımına bu kadar bütçe ayırıyorsa vardır bir hikmeti. Öte yandan okuyucu da aynı trendi takip ederse istediğine ulaşacağını bilir. Belki önce şöyle bir bakar etrafına, yüksel sokaktaki pek kalabalık kitapçıların tam karşısına arsızca stand açmış olan korsancıların tezgahlarına bu kitap ‘düşmüş’ mü acaba diye. Ne de olsa cebindeki para kıymetlidir, boktan amerikan aksiyon filmlerine sinemalarda verilen 15 lira bir türlü aksiyon yazarlarına değer görülmez nedense. Belki de sinemanın karanlık ortamlarında sevgilinin mıncıklann memesinin kitap okurken karşılığı olmamasındandır. Ve bu 15 lira o kadar değerlidir ki illa bu parayla kitap alıncaksa bu para mutlaka yüksek edebiyata veya iki gıdımlık solcu toplantılarında karşı cins(iyet)e satılacak teorik zırvalıklara  harcanmalıdır. İşte öyle bir ruh haliyle tam 22 lira verip aldım bu kitabı: Karl Olsberg’in Sistem’i…

Arka kapak yazısı tatmin edici değildi ama Can yayınları referansı vardı. Konu defalarca işlenmiş ama belki de bu yüzden hak ettiği ciddiyeti kaybetmiş bir konuydu. Ya insanoğlunun yarattığı teknoloji, kontrolden çıkar ve insanlığa savaş açarsa! Kitabın kendi içinde de 2001 Space Odyssea’ya gönderme yapılmış (Ben de bir önceki konuda Arthur C. Clark’ı anmıştım HAL vesilesiyle). Ama HAL tek hücreli bir organizamaya karşılık gelen güç kaynağına hala bağımlı olan akıllı bir bilgisayarken, Pandora kendisini tüm internet ağı üzerinden dünyaya yaymış olan, bu sayede bilgisayarlardan, kamera sistemleri, cep telefonları, sinyalizasyonlar, uydular, nükleer santraller, trafik sistemleri, hatta mp3 çalarlar ve otomatik kapı ve yangın sistemlerine dek çipi olan her elektronik birime hükmetme kudretine erişmiş çok hücreli bir sistem. Pandora bu yüzden tekil değil; postmodernizmin çoğulluklarından biri (çokluk bile denilebilir belki). Aynı olması gerektiği gibi; bu sistemin tümü beyin, ve bu beynin bir beyni yok! Yani bir merkezi yok ki dünyayı kurtarmak isteyen kahramanlarımız fişini çekip Pandora’yı etkisiz hale getirsinler.

Bu söylediklerimin kitap içerisinde hiç de temel bir yeri yok. Olsberg bu konuda diyeceklerini çok-satar okuyucusu boğmayacak kısalıkta ve sıkıcılıkta Prof. Weisenberg’e söyletmiş. 400 sayfada 4 sayfa. Çok bile! Bu yüzeysellikteki bir kitap pek tabi ki o en başta bahsettiğim aksiyon filmlerinden fazlasını ifade edemiyor. Hatta kitapta anlatılan Pandora bile değil aslında. Dünyayı kurtarmaya namzet kahramanlarımızın polislerden, birinin karısından ve kayınpederinden diğerinin de tecavüzcüsünden kaçışıp durmaları. Abarttım biraz tabi ama ortada adam gibi bir kötü adam dahi yok. Aksiyon açısından dahi vasatı aşamamış bu kitap!


Ama çok satar bu kitap! İçinde teknoloji var. Nükleer bombalar, biyolojik silahlar, tank, silah, bıçak var; sonra kovalamaca sahneleri, tekne, helikopter, düşen uçaklar, kareoke yapan Japonlar, kişiliksiz ama klişe bir polis, kafası çalışan ince belli kısa siyah saçlı dahi kız, ha seviştiler ha sevişecekler denilen sahneler, kötü kapitalistler, çok meşgul biliminsanları, psikolojik sorunlu insanlar.. oo daha ne olsun. Koy içine Nicholas Cage’i, Bruce Willis’i ve aksiyon prensi Jason Statham’ı (Yanlış olmasın bu üçlünn her filmini izlemişimdir ben!). Çok iş yapar bu kitap. Tabi korsana düşerse…

Eğer fiction kitap okuma isteğiyle yanıp tutuşuyorsanız bulaşmayın bu kitaba. Gidin Dan Brown okuyun, Maxime Chattam veya Christopher Grange neyinize yetmiyor? İlla ki amerikanvari olacaksa bu işin piri Tom Clancy var, olmadı Stephen King var Peter Straub var. Bu kitabı ‘arkadaşta varsa belki’ kategorisine alıyorum. Ve Can yayınlarına da teesüflerimi sunuyorum. Sonuna kadar hadi şimdi toparlanacak, şimdi vurucu olacak dedik. Sonunda dünya barışı çıktı yahu…    

7 Haziran 2011

Zamansız Dünya - A World Out of Time

“Yok, Türkiye’de şöyle keyifle okunacak hardcore bilimkurgu kalmadı artık” diye hayıflanıp durduğum günlerde burnumun ucunda sevip saydığımız bir yazarın bilmediğim bir kitabının olduğunu öğrenmeme işaret denmez de ne denir ki? Hemen kitaba el koyma operasyonu gerçekleştirdim ve hemen okumaya giriştim. Ama okunmadı, okunamadı. O ‘hemen’ sürdü de sürdü, kitap süründü…

Larry Niven’ı severiz sayarız. Hatta vakti zamanında Arthur C. Clark’ın Rama serisini okurken araya Larry Niven’in Halka Dünya’sını (Ring World) sıkıştırınca Niven’ın dehasına hayran kalmış ve kronolojik sıralamaya uygun olarak Clark’ın Niven’ı taklit ettiği sonucuna bile varmıştık. Ama Niven’ın elime geçen şu son kitabını, yani Zamansız Dünya’yı, okuduktan sonra fark ettim ki Clark’ın her kitabı farklı tatlar sunarken, Niven’ın şöhreti neznimde tek kitaplıkmış.

Benzetmeye devam edersek Arthur C.Clark’ın 2001 serisinin baş kahramanlarından HAL’in bu kitaptaki Peersee benzeşiyor ama Peersee o kadar da öykünün odağında değil. Hatta biraz ileri gidip şu bile denebilir: Arthur C. Clark ‘72 yılında yayınladığı Rama’yı ‘70 yılında yazılan Halka Dünya’dan çaldıysa, Larry Niven da bu artificial intelligence’in boyuneğmeyen versiyonunu ‘68’de yayınlanan Arthur C. Clark’ın HAL’inden Peersee’yi devşirerek ‘77’de Zamansız Dünya’yı yazarak çalmıştır.  En nihayetinde alan da memnundur, satan da. Bir ben memnun değilimdir.

Saçmasapan cümlelerimden de anlaşılacağı üzere bu kitaptan hiç memnun kalmadım. Bitse de gitsek dedirtti bana. Ve tekrar Arthur C. Clark bu alemde kral sayılırken neden Larry Niven’ın es geçildiğini anlamış olduk. Hatta şöyle diyeyim Halka Dünya serisinin diğer kitapları için Niven’a son şansı veriyorum. Zira bu romanı basan altıkırkbeş dahi bu Devlet isimli serinin devamını basmamış. Uyarıyorum, son şansını iyi kullan Niven, yoksa adını ucuz bilimkurgu romanları (pulp science fiction) arasında anacağım ve aklımda Vietnam savaşına karşı bildiri hazırlayan bilimkurgu yazarı olarak değil Reagan’ın danışmanı olarak kalacaksın. Nasıl tehdit? Larry Niven, akıllı ol!

18 Mayıs 2011

Çığrından Çıkmış Zaman - Time Out of Joint

İlk baskı (1954)
Kitap bitti. Kapağını kapattım. Hemen başucumdaki okuma lambasını söndürdüm ve uykuya daldım. Tamam bu kitap da beni uykumdan etmişti etmesine de ama bazı kitaplar vardır ya, hani gözlerinizden uyku aksa da bir türlü devamını sonraya bırakamazsınız ya da nihayet kitaba kıyıp bitirirsiniz ve hemen akabinde aklınıza “vay be...”den daha mantıklı ve daha yerinde bir cümle gelmez, işte o kitaplardan da değildi Çığrından Çıkmış Zaman (CCZ) benim için.

Neyse ki her gecenin bir sabahı var (bir umut!). Şöyle bir dönüp bakınca aslında iyi bir kitabın zayıf bir çevirisini okuduğumu fark ettim. Boşu boşuna uyumadan önce okuduğum kitaplara yazık oluyor diye hayıflanıp durdum. Bunu söyleyebilmem beni rahatlatmadı, aksine kızdırdı. Daha önce adını duymadığım ama üzerinde Philip K. Dick adını görünce hemen aldığım bir kitabı sırf ben bu kitaptan haberdar değildim (hatta iyi bir kitap olsaydı ben kesin bilirdim! ) diye küçümseyip uykuya dalış kitabı olarak tükettim işte. Çağıma gayet uygun olarak. Oysa bu kitap daha önce ayıla bayıla okuduğum Mars’ta Zaman Kayması – Martian Time Slip kitabından veya Gökteki Göz – Eye in the Sky’dan, hatta Yüksek Şatodaki Adam – The Man in High Castle’dan geri kalmazdı sanki. --de eşeklik bende işte..

Bu blogu bir türlü şekillendiremedim kafamda. Hala buraya tam olarak ne yazacağımı bilmiyorum (en azından en başlarda bir süre yaptığım gibi izlediğim her filmi yazmayacağımı, daha doğrusu yazmak istemediğimi de biliyorum artık. Şimdilik sadece okuduklarım hakkında iki çiziktirme kararındayım). İşte buradan başladım ve 2011’in başından beri –ki bizim için aynı zamanda müthiş bir milattır- okuduklarımızın bendeki karşılıklarını yazacaktım ilk önce. Listemde sıra CCZ’ye gelmiş iken durdum. İlk hissettiğimi şeyin kızgınlık olduğunu fark ettim çünkü. Şaşırdım. CCZ için şu an hissettiğim şudur: hakkını vermediğim kitap!

PKD neden cyberpunk’ın babası sayılır ve neden onlarca ülkede yüzlerce fan club’ı vardır sorularına verilebilecek en güzel yanıtlardan biri de bu kitap olmalıdır aslında. Yine o çok beylik  olan ve mükemmel entelektüelin ilk lafını edelim: yine bir gerçeklik sorgulamasıyla karşı karşıyayız. Bittabi buna sorgulama diye biz diyoruz. “PKD yeni, başka, alternatif bir gerçeklik kuruyor” desek ve karşımızda ustanın kendisi olsa muhtemeldir ki “senin kurduğun ve inandığın gerçekliğin benim kurduğumdan daha gerçek olmasını sağlayan ne peki” derdi. İşin aslı usta’nın Marsta Zaman Kayması kitabında direttiği “kimin gerçekliği” sorusunu sormayı seviyoruz işte, aynı Kafka’nın Gregor Samsa’sını yad edip duruşumuzun nedeni de o. İşte CCZ’yi sevdiysek de aslında aynı nedenden sevdik.


Kitabın içeriğine dair bir şeyler demek de gerek belki de. Ragle Gumm hayatındaki tek meşgalesi bir günlük gazetenin her gün yayınladığı Küçük Yeşil Adam bir sonraki adımda nerede olacak? adlı yarışması olan işe yaramaz bir dayı. ABD’nin neresinde olduğu bilinmez küçük bir kasabada yaşayan ideal orta sınıf bir aileye mensup, biraz evde kalmış, biraz da asosyallikten muzdarip bir zatı muhterem. Aslında bir kahraman. Biz bilmesek de bazı şeyleri gören ama kelimelere dökemediği için gördüklerini yok hanesine kaydeden, tüm hayatını gazete yarışmasını sürekli olarak kazanıp durmasına borçlu olan bir kişi. İşte o Gumm’ın gözlerinin önünde bir meşrubat dolabı yok olur ve PKD usta konuşmaya başlar...

Bu kitap PKD’nin ilk kitaplarından biri. Şöyle diyelim: bu kitap PKD’nin gerçeklikler ve zamansallıklar ile uğraştığı kitaplar dizisinin ilklerinden. Ancak anlaşılan o ki PKD yazın hayatında anlatacakların asıl temelini bu kitapta atmıştır (bu konuda Yves Potin imzalı PKD’nin CCZ’sinde 4 gerçeklik seviyesi adlı harika bir makale buldum. Link burada. Üşenmezsen bir gün çevirip buraya koyarım). Sırf bu nedenle bu kitabı araya kötü çeviriler girmeden orijinal dilinde hem de uyanıkken okumak gerekiyor.

Kitabı anlatmak istiyorum ama bu çok yersiz olacağı için vazgeçiyorum. Yine de şunu söyleyeyim: kitabı okurken PKD’nin “gerçeklik siz inanmayı bıraktığınızda dahi gitmeyen şeydir” tanımını akılda tutmakta fayda var. Yoksa gerçeklikler arasında yitip gidilebilir alimallah. Kitap da bu tanım üzerine kurulu. Hatta diyelim ki bu kitap post-teorilere giriş kitabı olarak okutulmalıdır. Bu da bitirmeden evvel ki uyarı olsun da post’u duyunca post’u deldireceğini sanan sert abiler yanaşmasınlar PKD külliyatına. Şu da PKD’nin son sözü olsun: “kelime gerçeği temsil etmez; kelime gerçeğin ta kendisidir”. Hadi bakalım....

Yoldaş Pançuni

İşte tam bir antikomünist kitap! Bu kitabı arasanız tarasanız Odyan’ın zamanının Ermeni sosyalistlerine içeriden bir eleştiri yaptığını falan okuyacaksınız, külliyen yalan! Odyan hiç de sosyalistlerin yanında (arasında hiç!) olan bir adam değilmiş. Hatta bir yakınını sosyalistler mi öldürmüş neymiş de bu kitapla onlardan bir çeşit intikam almış. Kaynak için link burada… 

Amma velakin Odyan’ı siyasal ve kişisel geçmişiyle birlikte düşünüp Yoldaş Pançuni’yi okumak da çiğlik olacak. Ben şanslıydım; çünkü Yoldaş Pançuni’yi okumadan önce ilk paragrafta söylediklerimin hiçbirinden haberdar değildim -ama maalesef siz bu kitabı okuyacaksanız, size istemeden de olsa Odyan hakkında spoiler vermiş oldum. Kitap bir mizah (!) kitabı sayılabilir; kolay okunduğu da söylenebilir ama keyifli okudum dersem neyden keyif aldığımdan da bahsetmem gerekecek ki, istemiyorum.

Odyan önce Pançuni’nin kısa bir özgeçmişini veriyor. Sonra da Pançuni’nin parti merkezine yazdığı mektupları derleyerek öyküsünü kuruyor. Yöntem bu. Ama bunu yaparken aynı anlatım yöntemiyle yazılmış olan bu kitap ne Jose Saramago’nun Ölüm Bir Varmış Bir Yokmuş’u (As Intermitancias da Morte) kadar iyi kurgulanmış ne de kendisi de sıkı bir ultraliberal olan Mario Vargaz Llosa’nın Yüzbaşı ve Kadınlar Taburu (Pantaleon y Las Visitadoras) kadar mizahi. Ortada bir derdin olduğu kesin ve bu dert ilk bakışta sosyalizm düşmanlığı olarak değil de aptal sosyalistlere hasımlık olarak görünüyor. Ancak şu an bile sosyalizm davasına memur bir çok kişi için bu kitabın haklılığı su götürmezdir. Benim antikomünist demem kötü niyetimle, Odyan’ın kişisel kiniyle veya Pançuni’nin aptallıkları ile alakalı değil; sosyalistler için çok alıcı bir sorunla, yani ulusal sorun ile alakalı.

Siyaset ile haşır neşir olmaya başladığım zamanlarda ilk kez duymuştum Pançuni’nin adını. Fiil olarak Pançunileşmek formunda da kullanılıyordu, isimden isim türetilmiş haliyle Pançunilik formunda da. O zamanlar içinde bulunduğum siyasi yapıya hep Pançuni- vesilesi ile küfür edilip durulurdu. Pançunilik yapmak “ulusal davaya ihanet etmek” demekti. Yani tutup Kürt siyasetine “mesele sınıfsaldır; mücadele verecekseniz hadi bakalım başınızdaki feodal kalıntılarla, yani ağalarla, şeyhlerle, aşiret reisleriyle de mücadele edin Kürt emekçileri. Pek tabi ki Türk kardeşlerinizle birlikte” diye dışarıdan artist artist laf ederseniz, ondan sonra ağzınızla kuş tutsanız da  kaderiniz artık sizin ezen ulusun milliyetçileri ile eşitlenmeniz ve söylediklerinizin tek amacının Kürt ulusal mücadelesini bölmek olduğundan hareketle –iyi ihtimalle- ihmal edilmeniz ve ötelenmeniz olurdu. Çünkü mesele ezen ve ezilen sınıflar değil ezen ve ezilen uluslar, halklardır. Pançunilik yapmak, o ulus mücadelesini sınıf savaşı perspektifi ile parçalamaya çalışmak demektir; Pançunileşmek ise yeri geldiğinde objektif hainliğe delalettir, yeri geldiğinde olmayan (!) bir sınıf çatışkısını görmek ve olmayan çatışkıyı yaratmaya işarettir.     

Mesela Pançuni propaganda çalışması yapmak üzere bir Ermeni köyü olan Dzabılvar’a gittiğinde tüm ahalinin kendi halinde yaşayıp gittiğini görür ve hemen fitne yaratmaya girişir. Pançuni köyün diğer geri kalan ahalisinden iki fazla koyuna, dört fazla tavuğa sahip olan Res Serko’yu köyün kapitalist sınıfının yegane temsilcisi olarak, bir burjuva olarak tespit eder. Kapitalist sınıfının işbirlikçileri olmadan yapamayacağı gerçeğinden doğru köy kilisesinin papazını da işbirlikçi gerici sınıfın namzeti olarak mimler. Köyün delisini, kıçına tekme basılmış ırgatını, sağır bir nineyi ve haylaz bir çocuğu örgütleyerek işe girişir. Tek amaç sömürgen kapitalist sınıfa karşı amansız bir savaştır. Ama kapitalist sınıfın kendisiyle kavga etmeye yanaşmaması nedeniyle (!) sürekli sorun yaratır ve en sonunda köyün sınıf mücadelesi neticesinde Kürt eşkiyaların marifetiyle sonunu getirir. Gerisinde köylülerin cansız bedenlerini bırakıp kaçarken devrimin kansız olmayacağından emindir Pançuni. Çok mizahi di mi?

Pançuni sosyalizm davasına kafayı takmış görünen öz itibarıyla çıkarcı ve işe yaramaz adamın tekidir. Onun nezninde sınıf mücadelesinin ne kadar yanlış bir şey olduğunu görürüz. Mesela mevzu aynı dili konuşan, aynı kilisenin (veya caminin) cemaati olan, aynı düşmanla karşı karşıya olan fetüs formundaki bir ulus ise, sınıf mücadelesi bölücüdür. Odyan’a göre Pançuni arada sırada Türk askerleri ve Kürt eşkiyaları ile işbirliği yaparak da olsa sınıf savaşını yürütmeye çalışan inançlı ve inatçı bir haindir, çünkü yeni inşa edilen bir ulus içinde farklı sınıflar yoktur (aynı Türkiye Cumhuriyeti’nin de ayrıcalıklı zümreleri olmayan sınıfsız bir milletten müteşekkil bir ulus-devlet olması gibi). Bir ulus başka bir ulusun tehditi altındaysa, o ulus içerisindeki sınıf ayrımları varsa da gözardı edilmelidir (tehdit emperyalizmse, sömürgeleşmeyse veya işgalse öncelik vatan-milletin bekası). Ve son olarak, sosyalistler sırf gerçekte çok da mühim olmayan “toplumsal farklılıklar”ı yaratmak uğruna düşmanla işbirliği yapan, vatanını satmaya dünden razı olan hainlerdir (Komünistler Rusya’ya!). Pançuni o kadar alçaktır ki ezilen işçi sınıfını uyandırabilmek uğruna Kürt köylülere Ermeni kafilelerini katledip mallarına el koymalarını bile teklif eder!

Ulusal kurtuluş mücadelesi ile sınıf savaşı arasındaki gergin ilişki tabi ki bugün de devam ediyor. Mesela Kürt siyaseti sınıfsal görünmeye çalışmasına rağmen değildir, hatta sürekli olarak sınıf mücadelesi dışlanma eğilimindedir. Bu nedenle bazı aşiret reisleri, dini bütün muhteremler veya liberallerle her daim içli dışlı olmak zorunda kalır. Ana akım Kürt siyaseti açısından Kürtler Pançunilere izin veremezler. Mevzu ulusal varoluş mücadeleyken sınıf mücadelesine yer yoktur, hatta sınıfsal perspektif tehlikelidir. Bu mizah kitabında Odyan öyle bir hikaye anlatır ki  “Pançunigiller –yani sosyalistler- Ermeni halkı arasına nifak sokmasalardı belki de 1915 faciası yaşanmazdı” iddiası çok da temelsiz görünmez. Hadi bunu da geçtik, ama Odyan sağolsun, ulusalcılık ve milliyetçilik siyaseti varyeteleri ile sınıf siyaseti arasındaki ayrılığı ve aykırılığı yeniden hatırladık.

Kitabın benim için ilgi çekici yönlerinden biri, kitabın farkında olmadan bir iddiayı desteklemesidir. O iddia şudur: “1917 ekim devrimine kadar ‘iki düşman kardeşin’ yani rekabet halindeki anarşizm ile sosyalizmin siyasal arenadaki ağırlıkları birbirine yakındır”. Pançuni bir sosyalisttir ama referansları Marx’dan ziyade Bakunin ve Kropotkin’dir. Örneğin, Pançuni ve yoldaşları Surp Vartan manastırını ele geçirip ismini değiştirirler: Kropotkin manastırı. Öte yandan Pançuni amansız bir evlilik düşmanı ve özgür aşk savunucusudur. Eğitim düşmanıdır. İşçiler ve köylülerin yanısıra ilk olarak ayaktakımını (Bakunin’in lümpen proletaryasını) örgütlemeyi düşünür. İstanbul’da 31 Mart’a iştirak eden Ermenilerdense komşu köydeki Kürdü, Türkü ve Lazı tercih edecek kadar antimilliyetçidir. Özel mülkiyete saygısı yoktur. Ama kapitalizmin ekonomik çözümlemesine de ihtiyacı yoktur. Bir örgüt ve eylem fetişistidir –yanlış şekilde bu bir parti olsa da. Yani tam bir anarşisttir! Hatta onca kez sosyalizm derken bir kez bile devrim demez. O kadar anarşisttir!

[ara not: Anadoludaki ilk anarşist metin 19. yüzyıla girerken Ermenice olarak İzmir’de basılmıştı. Yani buralardaki anarşist gelenek, serüvenine Ermeni devrimcileriyle başlamıştır. Hadi bir şey daha söyleyeyim yeri gelmişken: Ermeni devrimci hareketi içerisinde etkili bir isim olan Aleksander Atabekyan bir anarşisttir ve aynı dönemde hem Anarşizmin önemli isimleriyle çalışırken hem de Osmanlının Ermenilere karşı giriştiği katliamlarla mücadele eder. Dönemin Ermeni anarşistleri –sosyalistleri- hiç de Oryan’ın anlattığı gibi hain değillerdir. Daha fazla bilgi için müraccat: artık yayınlanmayan ve eksikliği hala doldurulamayan Siyahi dergisinin 9. sayısındaki Cemal Selbuz’un Azatutyan Canaparhin Anarxistmi: Aleksander Atabekyan adlı makalesinde]

Kitabı okuyup da Pançuni’yi sevmek mümkün değil çünkü kendisi tam bir aptal olarak resmedilmiş (yani Train de Vie’deki Komünist Yossi ile hiçbir alakası yok). Lakin tüm bu aptallığı içinde dahi Pançuni'yi Odyan’dan daha tutarlı görünüyor. Ama tutarlılık gerçek bir politik zeminde çok da bir şey ifade etmiyor maalesef. Tamam ulusal zeminde siyaseti sevmiyoruz ve de onaylamıyoruz, eyvallah da, en sonunda bu konu hakkında söyleyeceklerimiz de Pançuni’den öte gitmiyor işte: “no war between nations, no peace between classes”. (uluslar arasında savaşa, sınıflar arasında barışa hayır". Buna aptallık diyen desin, bizim de onlara diyecek iki çift lafımız var elbet…