ben

merhaba. burada üzerine iki çift laf et diye dürtüp duran kitaplar bazen de filmler hakkında yazıyorum. niyesi yok. bir çeşit not defteri işte. tutamadım kendimi, benim de edecek iki lafım var derseniz, salın kendinizi, ekleyin metnin orasına burasına. yok illa sana doğrudan yazacağım derseniz guhercile@gmail.com'a da yazabilirsiniz.

6 Ocak 2011

YokYer - Neverwhere

Sıra nihayet buna geldi de Neil Gaiman’ı ilk kez okudum. Daha önce çevirip basmak için kitap ararken haberdar olmuştuk Gaiman’dan. Sonra çizgi roman yayıncılığında ülkede güzide bir yer sahibi olan Arkabahçe Yayıncılık DC Comics’ten telifini alıp basınca Sandman’i gördük kitapçı raflarında. İthaki Gaiman’ın kitaplarını bir dizi halinde bastığı sıralarda pek revaçta olan fantastik edebiyat eserleri bilimkurgu raflarını işgal ediyordu. Her şeyin bokunu çıkardığımız için ve de bu kapitalizmin ticaret mantığına fazlasıyla uyduğu için bu işgalci kitapların çoğuna edebiyat değil ucuz kitaplar diyorduk ve bu duruma ziyadesiyle bozuk olduğumuz için kitapçılarda bu rafları genellikle pas geçiyorduk. Gaiman’ın bir daha gündemimize girişi Stardust (Yıldız Tozu) filmiyle oldu. Gerçi filmi izledikten sonra aklımızda kalan Gaiman’ın anlattığı öykü değil de Robert de Niro ve Michelle Pfeiffer gibi starların bu filmde oynarken ne kadar da eğlendikleriydi. Ama nihayetinde kendime göre bir gerekçe uydurmuş olmalıyım ki bulup almışım YokYer’i (Neverwhere).

Ha eğer bu kitabı alırkenki hedefim rahat rahat soft bir şeyler okumaksa (ki öyle görünüyor: 24 haziran 2010) tam isabetli bir atış yapmışım; yok eğer eli yüzü düzgün fantezi bir roman okumak idiyse başka bir şey de okuyabilirmişim. Çünkü bu bir romandan çok senaryo (script/text)! Bana bu yorumu ilk İlkay yapmıştı. İnternette blog için görsel materyal ararken fark ettim ki bu konuda İlkay asla ve asla yalnız değilmiş. Hatta çok da haksız değillermiş çünkü bu gerçekten de Gaiman’ın BBC’de yayınlanan bir mini dizinin senaryosunu romanlaştırdığı kitapmış. Çizgi romanı dahi yapılmış. İşte bu benim için de birçok şeyi açıklayan bir şey oldu.

Olayımızın asıl kahramanı Robert Mayhem’in neden en az sevgilisi Jessica kadar sıkıcı ve tekdüze olduğu Gaiman’ın bu karakteri bir dizi için yaratmış olması ile açıklanamaz elbette. Bir karakter dizi karakteri olsa dahi gelişebilir, dönüşebilir. House MD’nin son sezonu Dr. Gregory House’un aşık olduğu bir bölümle başladı yahu! Gerisini siz düşünün…

Robert benim gibi, senin gibi sıkıcı bir çalışan hayatı süren ortalama bir British’tir. Bir akşam yanında aynı kendisi gibi yuppie olan sevgilisi Jessica varken kaldırımda kanlar içinde yardım isteyen bir genç kıza rastlar. Beş para etmez sevgilisinin tüm protestolarına karşın kıza yardım eder ve tüm hayatı değişir! Kızın adı Door’dur çünkü; yani olan tüm kapıları açabilen, olmayan kapıları da bir parça zorlansa da açabilen bir Aşağı Londra kaçkını. Amacı katledilen ailesinin hesabını sormaktır ve kader Door ile Robert’ın yollarını kesiştirir işte.


Kitabı okurken Gaiman’ın derdi ne diye düşüyorsunuz sürekli çünkü anlaşılan o ki Robert’ın bir derdi yok! O sadece Door’un ardında, Avcı’nın yanında, Bay Croup ve Bay Vandemar’ın önünde, Melek Islıngton’un eşliğinde ve Marquis de Carabas’ın peşinde olan duygulardan azade bir halde yürüyor. Yeri geliyor sıçanlarla muhabbet ediyor, yeri geliyor ölümden dönüyor, ihanete uğruyor, bazen de küçük büyü numaraları ile uğraşıyor. Tüm bunlar olup biterken anlıyoruz ki bu yolculuk diğer ‘yolculuk’ temalı romanlardan, öykülerden veya filmlerden farklı. Robert Aşağı Londra’daki yolculuğunda içsel bir yolculuk, ne bileyim bir farkındalık falan yaşamıyor. Tek farkında olduğu şey bilinen yüzeydeki Londra’nın altında, kanalizasyon tünellerinden, tüp geçitlerden, metro hatlarından müteşekkil başka bir Londra vardır (Aşağı Londra) ve burada kendine has yaşamlar kendi tarzlarında akıp gitmektedir.

Gaiman bir ‘fairy tale’ anlatıyor olsaydı çok başarılı olacaktı veya Sunay Akın tarzı bir hikaye anlatıcı olsaydı. Londra metrosundaki istasyonların isimlerinin nereden geldiklerine dair anlattıkları çok keyifli şeylerdi (Bizde belki İstanbul semtlerine uygulanabilir bir anlatım yöntemi olabilir. Sunay Akın harbiden ihmal etmesin!). Ama o tüm bunların yerine alternatif bir dünya inşa etmeyi seçmiş ama hayalgücü ve anlatım yeteneği bir J.R.R. Tolkien veya Isaac Asimov olmadığı için pek de başarılı olamamış. Tabi bu söylediklerim bu senaryodan daha sonra romanlaştırılmış olan bu YokYer için. Yoksa Amerikan Tanrıları gibi diğer bilinen romanlarını okumadım.

Bu tür benim pek alışkın olmadığım bir tür: dark urban fantasy. Türkçeye belki en güzel “Kara Kent Fantastik Edebiyatı” diye tercüme edilebilir. Fantasy kelimesini türkçede fantezi karşılıyor ama bu kelimeyi fazlasıyla aşındırdığımız için fantastik ile karşılıyoruz.  Fanteziye ya cinsel çağrışımlar yüklüyoruz ya da garip bir şekilde klasik anlamına gelebilecek bir karşılık: biraz fante(a)zi bir kıyafet istiyorum gibi. Halbuki fantezi iyiymiş: sınırları olmadan hayal edilebilen her şey! Neyse fantastik de yerinde bir kullanım bende. Sanırım en uygun kullanım fantastik edebiyat ve fantezi roman. Fantastik edebiyat denilince Türkiye’de sadece büyü, kılıç, yüzük, level falan filan anlaşılmasına dair bir yazı: http://turkcebkf.wordpress.com/2010/07/13/turkiyede-fantastik/ .

Türkçesini İthaki basmış kitabın (Mayıs 2010). Bir şeyi de merak etmedim değil: çeviri sırasında kahramanlardan birinin adı olan Door ‘Kapı’ diye karşılanmamış ama Hunter ‘Avcı’ olarak, Angel Islington ‘Melek Islington’ olarak karşılanmış. Door’u da ‘kapı’ olarak çevirmek tutarlı değil miydi? Benzer şekilde, Mister Croup ve Mister Vandemar isimlerindeki Mister’lar ‘Bay’ olmuş madem de Marquis de Carabas’taki unvan neden Marki olamamış? Sadece merak işte...

Okurken sıkıldım mı? Hayır... Sadece daha fazlasını bekliyordum. Hem de kafa yormayan hafif bir şey okumak isterken. Bu da nasıl bir tanımlamaysa? Ama önerir misin derseniz: evet okuyun, ama arkadaşınızdan ödünç almanız ve harbiden 'kolay bir masal' okumak istemeniz kaydıyla... Özellikle Bay Croup ve Bay Vandemar çok eğlenceli tipler, romanın en (!) soğukkanlı katilleri olsalar da :)


4 Ocak 2011

omagh

Bundan bir önceki konuda bahsettiğim Siege’de (Kuşatma) bir bomba patlıyordu ve New York’ta tanklar dolanmaya başlıyordu. Bu filmde de bir bomba patlıyor ama bu kez mekan Omagh, Kuzey İrlanda. Önceki film ne kadar patlamalarda ölenleri ihmal edip güya patlamaya neden olan olay dizisini anlatıyor görünüyorsa Omagh da o kadar patlamanın kurbanlarına ve ailelerine bakıp patlamanın nedenlerini ihmal ediyor görünüyor. Görünüyor diyorum çünkü patlamanın yol açtığı can kayıplarıyla ölümüne ilgileniyor, ama patlamayı açıklayan, meşrulaştıran bahanelerin hiç birine prim vermiyor.


Kısa tarihçe: 1998’de Tony Blair, Kuzey İrlanda hükümeti ile Sein Fenn’in de (yani IRA’nın da) desteklediği Belfast Anlaşmasını imzalar. Bölgedeki karmaşanın bir an için dindiği geçici bir huzur dönemidir bu. Pek tabi ki huzursuz olanlar da vardır: IRA’dan kopan bir grup barış anlaşmasını imzalayan ebedi ve ezeli düşman İngiltere ile ihanet ettiğini savundukları IRA’yı protesto etmek için Omagh kasabasında bir bomba patlatırlar ve eylemi Real IRA (RIRA – Gerçek IRA, Gerçek İrlanda Cumhuriyet Ordusu) adına üslenirler.

gerçek sahne
Omagh filminin anlatımı bombalamada ölenlerin aileleri üzerinden.  Patlamada oğlunu kaybetmiş bir baba kendisini diğer ailelerle birlikte bir dizi eylem içerisinde bulur. Ve bu eylemlerin hedefi ne siyasi bir söylemdir, ne de etnik-dinsel bir geçmiş. Hesap sormaktır amaçları, kim, neden, nasıl göz yummuştur bu terör eylemine. Filmin çok etkileyici bir anlatımı var, burada anlatıp içine etmek istemem…


Burada da artık böyle filmler çekilmeli. Burası da artık böyle filmlerin çekilebileceği bir ‘normallik’ normuna sahip olmalı. Bir bomba hedefini kendi seçmiyor; onu yerleştirenler, ateşleyenler ve üzerinden kirli politik propaganda yapanlar seçiyor hedefi. Omagh eyleminde 29 kişi ölüyor 220 kişi yaralanıyor. RIRA grubu pek öyle hedef seçmiyor, hatta British Police Force ile birlikte, ölen sivil sayısının artması için elinden geleni ardına koymuyor. Kent merkezinde patlayan bomba hedefteki kişilerin Protestan, Katolik, mormon, İspanyol veya kaç yaşında olduğuna bakmıyor. Hepsi ölüyor. Film de işte artık İrlanda-İngiltere meselesine falan bakmadan diyeceğini diyor.


Bu gerçek olayı senaryolaştıran iki kişiyi daha önceden tanıyoruz: Paul Greengrass ve Guy Hibbert . İlkini, yani Greengrass’ı  Bloody Sunday (Kanlı Pazar) filminden, ikincisini de Five Minutes of Heaven (Cennette Beş Dakika) filminden tanıyoruz. Yani yazarlar bu İrlanda meselesine ciddi ciddi kafa yoran ve belli konumdan hareket eden kişiler. Bu film onların “artık yeter” dediği nokta olmuş. Zaten öyle bir nokta var ki, o aşamadan sonra “bu terör değilse nedir o zaman terör ?” demek zorunda kalacağı yer işte orası.




Dün 3 Ocak’tı. Diyarbakır’da askeri aracı hedef alan bir bomba patlamıştı 2007’de. 7 kişi öldü 66 kişi yaralandı. Ölenlerden 6’sı bombanın önüne konulduğu dershanenin öğrencilerdi. Kaçı Kürttü, kaçı Türk? Yine aynı dönemde, Mayıs 2007’de, Ankara Ulus’ta Anafartalar Çarşısında protokol geçecek diye bomba konulmuştu. Akşam işlerinden gecekondu mahallelerindeki evlerine gitmeye çalışan insanların bekledikleri durakta patladı bomba, 6 kişi öldü, onlarca yaralı. Kaçı solcu kaçı sağcıydı, kaçı emekçi kaçı sermayedardı? Yaralananlardan 17 yaşındaki bir genç %70 zeka kaybına uğradı, devlet tazminat olarak dün 10 bin lira verdi. Yine bugün Hizbullah sanıkları zamanı iyi düşünülmemiş (veya tam aksine çok iyi düşünülmüş!) bir yasal düzenleme marifetiyle salıverildiler. Yarın Ogün Samast’ı bekliyoruz aramızda. İnsanın ne devletin gözünde değeri var, ne de o devletle derdi olanın. Bkz. Şemdinli’deki Umut Kitabevi. Ve ülke öyle bir cinnet halinde ki her fırsatta illa ki ‘biraz da onlardan ölsün’ diyecek birileri mutlaka çıkıyor. “Artık yeter” diyenlerin, geride kalanların hangi dili konuştuğu, hangi dilde ağladığı önemli değil. Başını kim kaldırırsa kaldırsın seslerini boğacak birileri mutlaka bulunuyor.


İşte Omagh filmini bu yüzden bu kadar önemsedim. Şunu söyleyebildiği için: “Ölen, insanoğlu insan! Öldükten sonra o beden ne İrlandalı ne İngiliz ne Protestan ne Katolik ne Kürt ne Türk ne Alevi ne Sunni… o sadece bir ceset! ama siz ölü sevicilersiniz”


Filmsel not: Babayı oynayan Gerard McSorley’i izleyin. Yönetmen Pete Travis’i bir izleyin. İlk filmlerinden biri bu, ve TV için çekilmiş aslında. İlk film bahanesine sığınan çok çok gerçekçi ve güya çok cesur yönetmenlerimiz mutlaka izlesinler bu filmi. Ya da bu onlara çok politik gelirse, yönetmenin diğer filmine baksınlar: Vantage Point (Bakış Açısı). Hadi bakalım…

Not: kendi kendime not: Yazı Tura’yı izlemek üzerime borç olsun! 

siege

Siege (Kuşatma) filmini izledikten sonra “ne kadar öngörülü bir filmmiş” dedim ilk önce. Çünkü film 1998 yapımı. Yani, stratejistlerin ABD ve küresel dünya için milat saydığı 9/11 saldırıları henüz gerçekleştirilmemiş; genelde müslümanlar özelde Araplar ABD kamuoyunda henüz bu derece terörist sayılmaya başlanmamış; güvenlik paranoyası kendini göstermeye başlasa da şimdiki kadar abartılmamış. Henüz! İşte o ‘henüz’ bu filmi anlatıyor...


Filmin senaryosu bir yazarın, aynı zamanda da Pulitzer ödüllü bir gazetecinin elinden çıkmış: Lawrence Wright. Bu senaryoyu yazarken 1993 yılında Dünya Ticaret Merkezinin ikiz kulelerine o ana dek yapılan en sansasyonel saldırıdan esinlenmiş. Hani bomba yüklü bir kamyon kuzey kulesine dalar ve 6 kişi ölür 1000 kişi yaralanır. Sormuşlar, soruşturmuşlar ve bu işin ardından ABD’nin İsrail’le ilişkilerinden rahatsız olan bir grup Arap militan çıkmış. Wright da bu malzemeyi almış, yoğurmuş ve bir senaryo yazmış. Başarılı bir öngörüyle. Zaten kendisi yazar olarak asıl şöhretini 11 eylül saldırılarından sonra 2006’da yazdığı The Looming Tower: Al-Queda and to Road to 9/11 sayesinde kazanmış.


Film gösterime girdikten sonra Amerikalı müslüman gruplar kendilerinin filmde tümden terörist ilan edildiklerini iddia ederek bir çok protesto gösterisi düzenlemişler. Yapımcılar “ama biz filmde müslümanlar teröristtir suçlamasının ne kadar mesnetsiz olduğunu, bir eylemin tüm bir gruba mal edilemeyeceğini, nasıl müslümanlar arasında kötüler varsa Amerikalılar arasında da çürük yumurtalar olabileceğini de göstermeye çalışmıştık” deseler de müslüman gruplar ikna olmamışlar ve filmi boykot etmişler. Eee haksız da değiller. Yapımcılar müslümanları ve Amerikalıları iki ayrı grup gibi ele alıyorlar. Yani o efsanevi American Dream’de müslümanlara yer yok; müslümanlar ABD vatandaşı olsalar da Amerikalı olamıyorlar işte...


Ama filmi 9/11’den sonra izlemek hem Hollywood’un öngörü yeteneğini hem de manipülasyon gücünü gösterebildiği için çok ilginç. Herifler bir kez para kazanmayı kafaya koydular mı en ala sosyologa, antropologa taş çıkartıyorlar. O idealleştirilmiş toplamın neyse nasıl tepki vereceklerini, nasıl ve neye karşı önyargıları olduklarını, hatta bu ideal toplamın ‘kırmızı çizgiler’inin neler olduğunu çok iyi biliyorlar. Çünkü bir yerde bunların çoğunu onlar yaratıyorlar.


Uyarmadı demeyin; spoiler!

Bu filmi diğer Hollywood film endüstrisi mamullerinden ayrı kılan şey şu: film çok olası! Hatta oldu! Filmde ortadoğulu ve Arap oldukları arapça konuşmalarından tahmin edilen (!) bir grup terörist var. Bir otobüsü içindeki yolcularıyla birlikte kaçırıyorlar ve bilmem kaç kilo bombaları var. Ama bunlar öylesine teröristler ki talep malep iletmeden bombayı patlatıp sürüyle sivili fani eyliyorlar. Pardon: olay yerine ulaşan FBI dedektifi kahramanımız Hub (Denzel Washington) bomba patlamadan önce teröristleri çocukları serbest bırakmaları konusunda ikna etmeyi başarıyor (ama nedense o da sormuyor dertlerinin ne olduğunu). Kendileriyle birlikte onca insanı zayi ettikten sonra bu terörist gruplar ne istediklerini iletiyorlar. Amaçları liderlerinin serbest bırakılması. Bunu o kadar çok istiyorlar ki ne kadar ciddi olduklarını göstermek için önce öldürüyorlar. Ve tüm istedikleri ABD’nin öldüğünü iddia ettiği Şeyh Ahmet bin Telal’in serbest kalması (tam ortadoğulular yani, lidere ölümüne sadakat). Şeyh bırakılıncaya dek bir dizi patlama daha oluyor ve terör dalga dalga ABD’yi, film düzleminde söylersek New York City’yi sarıyor.


Kahramınımızın görevi bu patlamalardan sorumlu Arap-müslümanlardan teşekkül hücreleri tespit edip çökertmek. Konuyu deştikçe karşısına hep aynı kadın çıkıyor: E. Craft ya da S. Bridger (Annette Bening). Film boyunca gerçek ismini öğrenemiyoruz çünkü ABD hükümetinin pis işlerine bakan bu kadının ismi yok. Kadın yeri geldiğinde Basra Körfezi’nde veya Filistin’de infaz timlerine komuta eder, yeri geldiğinde günah keçisi rolünü oynar. Şeyh’e çıkan yol da bu kötü kadından geçer. Tamam buraya kadar sıradan bir aksiyon filmi gibi akıyor. Yani Rambo’dan veya 3. sınıf bir filmden daha öngörülü değil. Ama iş terör dalgası büyüdükçe değişiyor.


Hükümet teröristlerin Arap olduklarından emin ya, hemen kentte bir sürek avı başlatılıyor. Önce sabıkası olanlar, bölgeye gidip gelenler, camiye takılanlar falan. Ellerinde hiçbir isim olmadığı için öylesine geçiyor günler ama bombalar susmuyor. Ve nihayetinde hükümet radikal bir karar alarak ABD anayasasını ihlal ediyor: Ordu göreve emri veriliyor! Bu ünlem işareti bizim gibi darbelere, girişimlerine alışkın bir millet için gereksiz olsa da ABD için hayati herhalde çünkü film bundan kelli bunun üzerinden gidiyor. Artık konu şudur: vergilerle kurulmuş ve desteklenen bir ordu kendi vatandaşına karşı konumlandırılabilir mi? Mevzubahis olan öteki Amerikalılardan gelen tehdit ise evet!, çünkü bu bir zorunluluktur artık. Ordu tüm genç müslüman erkekleri evlerinden, işyerlerinden ve sokaklardan toplayıp tel örgülerle kapatılmış, başında orada tutulanlara silah doğrultmuş nöbetçi askerleri olan bir kampa kapatıyor. Ordu hep beyazların emrindedir.


Film inatla Amerikalılığı vatandaşlık bağı üzerinden tanımlamaya çalışıyor olsa da, hatta bunu yaparken Hub’un ortağını müslüman yapsa da, hep ötekileştiriyor. Mesela müslüman ortak,  Hattat (Tony Shalhoub), bu ayrımcılığa maruz kalıp çocuğunu ordunun kampından kurtarmaya çabalarken kendisinin da Saddam’a karşı savaştığını falan söylediğinde kendisine kendisiyle aynı dili konuşanlarla savaşmaması gerektiği söyleniyor. Yani alfabesi, dili, dini farklı olan Amerikan vatandaşı Amerikalı değildir, bu kadar net. En azından New York City’yi yöneten General (Bruce Willis) için, yoksa Hub çoktan Amerikan ideallerini savunup müslüman aileye yemeğe gitmiştir.


Neyse boku çıktı. Filmin aksiyon kısmı Hub ile General arasında geçiyor çünkü ordu zıvanadan çıkıp müslümanları fişliyor, öldürüyor. Bundan müslüman da olsalar FBI, CIA, CSI, NCIS vs gibi bir sürü alengilli kurum ajanı da nasibini alıyor. En sonunda bakıyoruz ki ABD ortadoğu’da zıvanadan çıkmış da yetkisini aşmış da bazı grupları desteklemiş de onlar geri dönüp ABD’yi vurmuş da falan filan.. Falan filan da bunların hepsi (askeri darbe yerine sivil darbe mi denir bilemedim) neredeyse oldu!! 9/11, Guantanamo, El Kaide, Irak, GW Bush, Afganistan, JFK havaalanı, İsrail, Filistin, yeni güvenlik yasaları, fişlemeler, islamofobi.. işte ondan diyorum çok öngörülü filmmiş diye. (Filmin sonunda yine tüm ayrımların üstesinden gelen yüce Amerikan idealleri kazanıyor)



Filmin yönetmeni Edward Zwick imiş. Last Samurai (Son Samuray), Kanlı Elmas (Blood Diamond) ve Courage under Fire (Ateş Altında Cesaret) gibi filmleri de yönetmiş. Daha önce bu üç filmi de izlemiş ve beğenmiştim. Bu filmin ne kadarı senaryo, ne kadarı yönetmenlik pek bilemedim ama şu kesin ki, adamın derdinin ne olduğu bir yana, bu adamın işleri güzel. derdini es geçtim Ama şu da var ki adam daha çok yapımcı. Bu yönettiği filmler de dahil olmak üzere My Name is Sam (Benim Adım Sam), Traffic (Trafik) ve Legends of the Fall (İhtiras Rüzgarları) filmlerinde de yapımcıymış bu amca. Akıllı bir yatırımcı belli ki. Gerçi bu filmden belliymiş...


23 Aralık 2010

çoğunluk

Bir babayla oğlu ormanlık bir alanda haftasonu koşularını yapıp eve girerler. Evde temizlikçi kadın koridoru süpürmektedir. Baba odasına girip “temizlikçiye işin daha bitmedi mi senin” diye bağırır; oğlu da geri kalmaz, önce süpürgeyi prizinden çıkarır, biz tam bunun küçük çocuğun çocukça şakası olduğunu düşünürken odasından uzanıp kadına tekme atar. Ve film başlar: Çoğunluk!



Yerli sinemamızın son zamanlarda en çok üzerine konuşulan filmi bu sene Çoğunluk’muş. Mumbai’den Toronto’ya, Venedik’ten Altın Portakal’a birçok yerden ödül de almış. Vicdan’ı izleyip günlerce “el vicdan yahu, bu film neden çekilir? çekildiyse de neden izlenir?” diye ortada dolandıktan sonra tüm suçu bu filme dolaylı ödüller veren Altın Portakal Film Festivaline yüklemiş ve bu festivalin ödül verdiği filmleri sinema salonlarında izlememe yönünde ilkesel bir karar almış idim. Amma velakin Çoğunluk’un ödül aldığından bihaber olmam ve filmin de 16. Gezici Festival’in Ankara ayağında gösterilmesi nedeniyle şeytana uydum da gittim. Tabi bunda Radikal Hayat’ta gördüğümüz “umut vaadeden genç yönetmenler” listesini özenle koparıp mutfak kombisinin üzerine asmamızın da etkisi vardı; zira bu yönetmen de o isimler arasındaydı ve gösterim tarihi yaklaştıkça Facebook sayfasındaki arkadaşların sabırsızlıklarını her fırsatta deklare edişleri de gaza getirdi tabi.


En başta şunu söyleyelim. Yeni Sinemacılar adı verilen grup birçok kişinin sandığı gibi yeni ve genç toplumsal gerçekçi sinemacıların oluşturduğu bir grup değil. Bildiğiniz bir yapım şirketi! Adı yeni sinemacılar. Ben de ilk görünce ne bileyim üç hececiler beş hececiler gibi bir sinema akımı sanmıştım. Hatta filmin extra gerçekçiliğine gerekçe olarak öyle de söylenmişti bana (!). Efendim bu şirket güzel yapımlara imza atmış: Gemide, Laleli’de Bir Azize, Dar Alanda Kısa Paslaşmalar, Maruf, Takva gibi... Yani bu filmi bu Yeni Sinemacılar üzerinden değerlendiremeyeceğimiz çok açık. Ama YS’nin işe yarar işler yaptıkları ve bu sayede iyi bir köşeyi tuttukları kesin.

Herhangi bir yapıtı (ve yapımı) ona verilen isim üzerinden okursunuz. Tüm düşünsel serüvenimizi sarıp sarmalayan bir diyalektik var ya, hani düalist olanından, hatta olabildiğince modernist olanından, o sayede bu filmi de azınlıkları arayarak da okuyabilirsiniz.  Hatta böyle yapmak bu film için özellikle elzem de oluyor. Zira yönetmen ve senaristine göre (Seren Yüce) bu film asıl olarak Orta sınıfı, yani çoğunluğu, yani ezen sınıfı, hatta üretimi ve tüketimi belirleyen ve düzenleyen, ve böylelikle yaşama şekil veren bir toplamı anlatıyor. O yüzden de politik bir lafı olmayan (!) politik bir film*.

Güya çok gerçekçi olarak önümüze sunulan ve böylelikle seyirciye ayna tutarak afallatmayı hedefleyen bir film olması hedeflemiş Çoğunluk. Ama kavram karmaşasını kendi içinde çözememekten doğan bir çok karmaşa var filmde. Mesela orta sınıftan ne anlıyorsunuz kardeşim? Sosyolojik bir kategori mi? Ne bileyim Sencer Ayata’nın inatla formüle etmeye çalıştığı gibi Weberian Giddensçı bir kategori mi? Yoksa sınıfsal bir kategori mi? Hani emekçi değil ama sermayedar da değil, biraz küçük burjuvamsı falan? Her şey bir yana da bu sayılanları, yani ezen sınıf, orta sınıf ve çoğunluğu üçer üçer bir araya toplarsak ne demek olur bu? Ezen sınıf mı çoğunluk? (ezilenler azınlık mı?) Orta sınıf mı çoğunluk? (alt sınıflar azınlık yani?) Orta sınıf mı ezen sınıf? Seren Yüce birkaç yerde filmde çoğunluk derken asıl olarak çoğunluğun zihniyetinden dem vurduğunu söylemiş. Bak buna eyvallah. Ama mega gerçekçi filminde bir yerde orta sınıf ötekinde ezen sınıf bir yandan çoğunluk zihniyeti dersen kendi kafanın karmaşıklığını aynaymış gibi millete göstermekten gocunmazsın tabi. 


Seren Yüce’nin kafasındaki orta sınıf nedir bilmiyorum ama Mertkan’ın babası orta sınıf falan değil. Üretim araçlarına sahip olan, emrinde işçileri olan adam neden burjuva olmuyor da kendinden menkul ‘orta sınıf’ oluyor. “İşte Bilkent arkeolojide gönül eğlendirmiş bir yönetmenin sınıftan anladığı bu kadar” mı diyelim yani?. Mertkan’ın babası (Settar Tanrıöğen) filmin en başında koştuğu ormanlık alanı yeni Ataşehir yapmaya muktedir bir inşaat firmasının sahibiyken burjuva sayılmıyor. Neden? Onca parasına rağmen Bahçelievler’de olsa dahi boktan bir memur evinde oturmaya devam edecek kadar estetik yoksunu bir taşralı olduğu için mi? 4x4 araba kullandıkları halde giyinmeyi bilmeyip asıl olarak altsınıftan olan apaçiler gibi göründükleri için mi? Akşam habire televizyonda Şansal’la Erman’ı izleyecek kadar sıradan oldukları için mi? Sıkıcı ve boş oldukları için mi? Yoksa çok erkek ve hatta o tukaka çoğunluğun tüm gündelik hayat faşizmini taşıdığı için mi burjuva olamıyorlar? 


Neyse film o kadar gerçek görünme derdinde ki habire kendisini ispatlamaya çalışıyor. Evet Çoğunluk! Anlatım ise çoğunluğu azınlık ile karşılaştırıp anlatmaya mahkum olacak kadar zayıf! Filmimizin asıl kahramanı Mertkan (Bartu Küçükçağlayan) babasından nefret ediyor, ondan korkuyor ama yine de ona dönüşmeye benziyor. Ait olduğu sınıfın bilincini bu ‘sosyalleşme’ sürecinde kazanıyor. Bu süreç içerisinde kendisine etkiyen gündelik hayat faşizmini yavaş yavaş içselleştiriyor ve sınıfının parlak bir üyesi haline dönüşüyor. Bunda bir sorun var mı? Yok. Ta ki bu gündelik hayat faşizmini olabildiğince bir şeye odaklanmadan sıkıcı yaşamlarımıza ayna tutmak vasıtasıyla bize göstermeyi hedef edinmiş yönetmenimizin anlatım tarzına kadar. 


Mertkan cinselliğe aç bir çocuk. Gül ise cinselliğe aç bir orta sınıf mensubuna aç olan bir Kürt kızı. Bak şimdi Kürt girdi filme. Oradan anlatırız bir çoğunluğu. Babası kızın Vanlı olduğunu öğrenince “davul bile dengi dengine. Bırak o kızı oğlu. Bunların alayı bölücü” der oğluna. Mertkan hemen bırakamaz tabi kızı. Çünkü o sırada kıza çakmaktadır! En son babasının bir uyarısından sonra kızdan ayrılır ve arkadaşlarının yanına 80lerden kalma bir diskoya gider (güzel bir mekana gitmeyi bilmedikleri için altlarında 4x4 araba olsa da burjuva değil orta sınıflardır bunlar). Der ki “olum dediğin gibi yaptım. Çaktım kıza, siktir ettim sonra”. Arkadaşı yanıt verir “heralde olum. Çingeneyi sikecen sikecen bırakacan”! Ne anladık şimdi? Orta sınıfımız Kürtlere önyargılıdır, onlara düşmandır, ırkçıdır ve onları çingene ile ayırt edemez. Zaten filmde Kürt kelimesi geçmez, doğuludur onlar. Zira orta sınıfımız Kürt’ü kabul etmez. (Harbiden ya Kürtlere çingene denildiğini kim söylemiş Yüce’ye?)


Bu Gül (Esme Madra) de Marmara Sosyoloji’de okuyan bir kızdır. Ailesi liseye kadar okumasına izin verse de üniversiteye İstanbul’a gitmesine izin vermez. O da kaçak kaçak okur. Peşinde de çok da yakın olmayan bir akrabası vardır. Yakalayıp memleketine geri götürmek istemektedir kızı. Çoğunluğun karşısındaki azınlıktan bakınca da işler çok parlak değil. Bak azınlıktaki Kürtler de feodaller, geri kafalılar ve ahmaklar. Ahmaklar çünkü her ne kadar Marmara Sosyoloji okusa da, kitap okumayı sevse de vs. çalıştığı yere takılan Mertkan’a gönül düşürür. Belki de ona kapağı atmaya niyetlenmiştir, kimbilir. İlk kez evine gittiklerinde -filmin deyimiyle- Mertkan’a verir. (Pardon, ilkinde olmaz çünkü cinselliğe aç ama cinselliği bilmeyen Mertkan daha soyunmadan boşalır da halvet olamazlar). Peşindeki tüm feodaliteye rağmen verir işte. O kadar aptaldır ki bu Gül müteahhitin ne olduğunu bilmez gibi tutar Mertkan’a hediye diye Mimarlık Tarihi kitabı alır, “artık inşaat yaparken buna bakarsın” diye!  Kendisinde gram politiklik yoktur. Eyvallah. Tüm Kürtler politiktir veya Kürtlerden aptal çıkmaz gibi bir ön kabulüm yok ama ana derdini azınlık karşısındaki tutumu ile anlatmaya çalışan bir film de az buçuk bunu gözetmek durumunda değil mi? Ya da film onu söylüyor! Yani o güya çok eleştirdiği gündelik faşizmin peşine kendisi de aynı önyargılarla takılmış gidiyor.

Hmm başladık şimdi. Kürtler’i ilk azınlık grubu olarak tespit ettik. İkincisi de alt sınıflar olsun. Hani filmin başında tekmeyi yiyen temizlikçi kadın sonradan yine görünür filmde. Mertkan için kadın kokuyordur (çok Amerikan olmuş). Bu kokan kadın inatla Mertkan’ı sever, bağrına basmak ister. Tekmeyi yese de! Yani film bir kez daha tecavüzcüsüne aşık olan maktul klişesini yineler. Film bir yerde Mertkan’ın sınıfının değerlerini özümseme sürecini gösteriyor olsa da ilk sahneden anlarız ki daha bir karışlık veletken Mertkan kadını tekmeleyerek o aşşağılık sınıfa nefretini gösterebilmektedir. O aşağılık sınıfın ezilmişliğini gösterebilmek için film onların bu düzen içerisinde zaten maaş karşılığında sömürülmelerini yeterli görmez, bir de tekme gerekir! Mertkan can sıkıntısından Kürt amelelere gider ve ördükleri duvarı yıkıp yeniden örmelerini ister. Oysa gerçekte sınıfsal konumundan doğru Mertkan’ın o amelelerin onu kıçından kan gelene kadar döveceklerini bilmesi gerekirdi. Hele ki Mertkan’ın bir taksiciyle (Erkan Can) muhabbeti var ki dillere destan. (İşte sınıfsal açıdan ‘orta sınıf’ olan o, küçük burjuva, taksici. En kaba haliyle taksisi, üretim aracı var ve kendi emeğiyle geçiniyor) 


Bir de yeter artık fakiri göstermek için divanda ödevini yapmaya çalışan selpakçı kız klişesi!


Üçüncü azınlık grubunun kaynağı cinsiyet, doğrusu toplumsal cinsiyet. Burada ne diyeceğini biraz sapıtmış film. Mesela Mertkan’ın annesi (Nihal Koldaş) mutsuzluğunun farkındadır ama neden mutsuz olduğunun da az çok farkındadır. Yani kadınlara has bir sezgisellikle işlerin yolunda gitmediğini ‘hisseder’. (Ben değil Seren Yüce söylemiş böyle). Yani orta sınıfın kadını da olsa kadın sezgisel ve duygusaldır. Arada ‘nasıl böyle duygusuz erkeklerin arasında kaldım ben’ diye serzeniş eder, bazen de oğlunun aslında neyi istediğini bilmemesine kederlenir. Mesela orta sınıf erkeklerinden farklı olarak aşşağı sınıfın kadınına insanmış gibi (!) yaklaşır. Mutfağında ağırlar, çay içer beraber, dertleşir. Ne de olsa kadındır. Mesela temizlikçi kadının kocası yok yere onu döver –ama orta sınıf kadını pek dayakla haşır neşir değildir anlaşılan. Bizim bazı kazma feministlerimizin de savunduğu üzere, kadın özü itibarıyla daha has duyguların insanıdır ve daha insanidir! Tabi ki Çoğunluk toplumsal cinsiyeti hedefe koyduysa başka bir azınlık grubu es geçemeyecektir. Mertkan ve diğer apaçi görünümlü abaza arkadaşları diskodan o gece götürecek kız çıkartamayınca dışarıya çıkarlar. Karşılarına bir travesti (transseksüel?) çıkar ve grup indiriminden yararlanarak otele giderler. Es geçmek olur mu?


İşte o disko gecesinde Mertkan alkollü araba kullanırken polise ehliyetini kaptırır. Babası hatırlı kişileri araya sokar ve kaza raporundan alkollü olduğu tespiti çıkarttırılır. Bunun için eli kolu her yere uzanan militarist bir ahbap esnaf gerekir. İşte o halıcı sürekli olarak askerlikten dem vurur. Mertkan’a “git askere komando ol, vatan borcu namus borcu” der. Tamam halıcı amcanın bakışından çok sıkı bir milliyetçi olduğunu anlarız. Hatta kafayı takmıştır bu meseleye de. İşte çoğunluğun militarizm’i de burada sahnelenir.  Babası Mertkan’ı kenara çekip “açıköğretim de okul muymuş, git vatanına borcunu öde. Benim görevimdi senin de görevin. Bu borçtan kaçılmaz” yollu nasihat verir. Oysa ki orta sınıf böylesi ucuz bir milliyetçi söylemi sahiplenmektense milliyetçiliği daha altındaki sınıflara yükleyerek geçinir gider (Tabi ki filmdeki orta sınıf!). Ne zaman görülmüştür bir inşaat firması sahibinin oğlunun şehit olduğu? Babanın oğluna “git şu askerlik belasından kurtul da işin başına geç demesi” daha mümkündür oysa. Ama film alt sınıf yerine orta sınıfa dayandığı için bu militarist söylemi de bu aileye yüklemek durumunda kalmıştır. Tamam orta sınıf da militaristtir ama bunun maduru genelde kendileri değildir.


Yani film ultra mega süper extra gerçekçi olacağım derken şirazeyi tutturamamış. Dışarıda ne kaldıysa, gündelik yaşam neyi ötekileştiriyorsa, neyi ezip yok sayıyorsa onu bir kertede verelim demiş. Filmin anlattığı, anlatmaya çalıştığı şey konusunda tek bir itirazım yok. Ama bir film her şeyi de aynı anda söylemek zorunda değil. Derdim anlatım biçimi. Odak yoksa kadraja ne koyarsan koy net değildir, fludur. –mış gibi yapar başka da bir şey yapamaz. “Ermeni’yi unuttuk onu da babanın izlediği habere yerleştirelim”, “eee ortalama bir erkeğin yaşamında futbol var, onu da Maraton programında Erman’ı göstererek halledelim” demek kusura bakmayın da artık fazla! Gerçekçilikmiş! Yılmaz Güney sinemasının nesi gerçekçi gelmedi kardeşim? Sıkıcı bir aile yaşamını seyretmek mi bizim ‘kendi’ gerçeklerimizi görmemizi sağlayacakmış? O monotonluğun bizatihi kendisi faşizmdir, araya Kürt, Ermeni, travesti koymana gerek yok ki! Güya politik olmayacağım diye bu kadar mı kasılır yahu? Artı, sınıfsal duruş yanlış. Demiş ki “ben bir de ezen sınıfı anlatmaya, kurguyu oradan kurmaya çalıştım”. İyi yaptın! İçinden geldiğin sınıfı bile böyle gözlediysen ne diyeyim sana. Bir de ağzında sınıf mınıf. Kusura bakma kardeş de zaten istesen de olaya ezilen sınıf gözüyle bakamazmışsın ki. Hadi siyasal bakışın kendine göre şekillendi (yani “bi umut yok”, “böyle gelmiş böyle gider”, veya “sanmayın ki orta sınıfın parası var diye mutlu; onlar da mutsuz ve sıkıcılar”, hatta “o ezen sınıf da eziliyor aslında” dedin kendince), bari anlatımınla işi kotarsaydın ya!


Seren Yüce’nin ilk filmiymiş Çoğunluk. Daha önce Yaşamın Kıyısında filminde Fatih Akın’ın, Takva’da Özer Kızaltan’ın ve Pandora’nın Kutusu filminde Yeşim Ustaoğlu’nun yardımcılığını yapmış. Bu tecrübelere rağmen anlatım konusunda zayıf ve dağınık kalmış Çoğunluk. Doğrusu, her şeyi anlatırken hiçbir mesaj vermeyeceğim kaygısıyla çorba olmuş ve neredeyse hiçbir şey söyleyemeyen bir anlatıma dönüşmüş film. Buradan çok ciddi kapitalizm eleştirisi çıkaranlara, liberalizmlerine paye biçenlere, accayip militarizm ve faşizm eleştirisi yapıldığını düşünenlere tek tavsiyem var: etrafınıza bakın! O bahsettiklerinizden daha çok, daha net ve daha dolaysız göreceksiniz. Aynı zamanda hem filmdeki kadar sıkıcı bir hissiyat içinde boğulacaksınız hem de paranız cebinizde kalacak!

Son not ve de tavsiye: Filmde ailemiz erkeklerini bir kez camide namaza gidiyor görüyoruz. Anlaşılıyor ki Baskın Oran’ın lahasümüt’üne uygun yurttaşlar bunlar. Sahi film bir iki çok önemli azınlık-çoğunluk meselesini unutmuş: 1. Aleviler yok. Araya sıkıştıraverseydiniz ya. Ya da kızı Vanlı değil de Dersimli yapsaydınız hem Kürt/Zaza’dan hem de Alevi’den kurtulurdunuz 2. Yahudiler yok. Aile reisi bir konuda ahkam keserken arada hemen ‘bunlar Yahudi tohumu’ deyiverseydi ya! Ve 3. Madem futboldan da dem vurduk, ben şahsen orada bi Gençlerbirlikli taraftarla dalga geçilmesini falan beklerdim. Eksik olmuş.

Asıl garip olan şu: bu ailede ve çevresinde siyaset konuşulmuyor! Ne bileyim en ucuzundan "Tayyip haklı arkadaş", "Kılıçdaroğlu pek dürüst", "Bahçeli'nin yoluna paspas olayım" gibi sözler dahi yok; çünkü Yüce sanırım orta sınıfın apolitikliğinin onların hiç politika konuşmamasından kaynaklandığını sanıyor. Len madem kimse politika konuşmuyor kim veriyor bu %47leri %58leri diye bir soru atmak gerek ortaya...

Oysa politik bir şeyler söylüyor gibi yaparken de apolitik olunabilir. Aynı bu film gibi!


En son not: Filmde Settar Tanrıöğen gerçekten de harika!

* Bu tanımlamalar benim değil. Yönetmenin farklı yerlere verdiği röportajlarda kendisinin söylediği tanımlamalar. Merak eden Çoğunluk’un Facebook sayfasından tüm bu röportajlara ulaşabilir. Sabah gazetesinden Zaman’a, bianet’e, Radikal’den Taraf’a, SoL’a, Evrensel’e dek baya bi kaynak verilmiş bu sayfada. Kimi röportaj kimi film üzerine yazılar: http://www.facebook.com/cogunluk?v=wall


23 Ağustos 2010

combien tu m'aimes?

Bir bok anlamadım ama yine de sevdim diyebileceğim bir sürü film izlemişimdir herhalde. Ama bazı film vardır en başta hiçbir şey anlamadığını sanırsın ama aslında asıl meseleyi de kapmışsındır. Ya bir uyku halinde ya da tuvaletteyken (malum Türk’ün aklı tuvalette çalışırmış) ahanda şimdi anladım dersiniz. Bir çeşit aydınlanma hali. Filmi sevmenin yanında bir de bu aydınlanma haline sevinirsiniz çünkü tersi gerçekten eziyetli. Seviyorsunuz ama nedenini bilmiyorsunuz.


Mesela Bertolucci’nin Stealing Beauty - Çalınmış Güzelliğini defalarca kez izledim ben. Ve hepsinde de çok keyifli çıktım sinema salonundan. İlk izlediğimde belki de (ve muhtemelen) beni tavlayan şey Liv Tyler’ın kendisiydi. Hatta o kadar ki o zamanki celeron 266 bilgisayarımın 14 inçlik ekranını senelerce Liv Tyler wallpaper’ları işgal etmişti. Tamam filmi sevmiştik sevmesine de nedeni pek de belli değildi. Hatta sevgilimle bir kez daha izledik bu filmi. Ve bunu izlediğimizi duyan bir arkadaşımız ‘ha Liv Tyler’ın kime versem acaba diye ortada dolaştığı filmdi di mi o?’ deyince çok bozulmuş, onun kültürel seviyesinin, entelektüel birikiminin, yaşam tercihlerinin falan bu filmi anlamaya yeterli olmadığını iddia etmiştik. Ama hala neden bu filmi sevdiğimize dair yeterli ve geçerli bir nedenimiz yoktu. Hadi ben Liv Tyler’ın 19 yaşındaki o saf güzelliğine, bembeyaz sütun gibi bacaklarına ve ilk deneyimine şahit olmakla mesut idim de ya sevgilim? O da Toscana bölgesi içinde üzüm bağlarıyla çevrili bir tepe üzerindeki çiftlikte bohem hayatı süren eski hippileri görünce mi sevinmişti, ya da ne bileyim Siena kentinin güzelliği mi yetmişti, yoksa o da mı Liv’i sevmişti? Bilemedik. Ta ki bu filmi 10. kez izleyinceye dek. Nihayet o zaman anlamıştım. Bu filmi şu nedenle sevmiştim ben: Liv Tyler’in acaba “ilk” kime versem diye ortada dolaşmasını sevmiştim. Yani o arkadaşın dediği doğru ama eksikti. “İlk” önemli bir farktı ve ben bunun yıllarca farkında değilmişim. Hayatımda birçok ilkin yaşandığı dönemde başka bir ilk’i ilk kez gördüğüm birinden (Liv) görmek bu filmi sevmeme yetmişti.


---Filmde Liv Tyler'ın oynadığı karakter Lucy Harmon'muş ama önemli değil, biz tüm filmi Liv'in öyküsü olarak kabul etmiştik :)


Geçenlerde izlediğim bir film için de şimdi benzer şeyleri hissediyorum. Combien tu m’aimes? – Beni Ne Kadar Seviyorsun? Filmi izlerken eğlendim, neşelendim, yani sevdim. Ama nedenini tam da bilmiyorum (Yalan!). Biz ne kadar anlatılanlar arasında bir mantık örgüsü bulmak istesek de, nefret etsem dahi sürekli olarak sembolik çözümlemelerle çözüm yolu arasam da, “aslında yönetmen burada...” ile başlayan zilyon tane cümle kursak da hiç bi bok anlamadık.


Filmin isminden hareketle de düşündük. Acaba sevginin niceliği neyi değiştirir diye düşündük.


Mesela Charlie (Gerard Depardieu) Daniella’yı (Monica Bellucci) onun pezevenkliğini yapacak kadar çok seviyordu, onun aldığı paraya el koyacak kadar çok seviyordu, Daniela istemese de onun bedeni üstünde ritmik hareketlerle terleyecek kadar çok seviyordu, Daniela’nın özgürlüğünü François’e (Bernard Campan) satacak kadar, hatta onların mutluluğuna engel olacak kişiyi öldürüp hapse girebilecek kadar çok seviyordu.


François, Daniela’yı o kadar çok seviyordu ki, onun uğruna saat başı kalp krizi geçirip ölebilirdi, ona haftada 100,000 euro ödeyebilirdi, ölünceye dek ona para verebilirdi, hatta parası olmasa da varmış gibi yaparak Daniela’nın yanında kalmasını da yanında habire soyunup durmasını da sağlayabilirdi, onun uğruna ganstervari bir pezevenkle, Charlie’yle ağız dalaşına girebilirdi. Daniela’ya aslında yalan söylediğini, kendisinin her zamanki gibi züğürt bir memur olduğunu ama onunla yeni bir başlangıç yapmaya ne kadar hazır olduğunu söyleyecek kadar çok seviyordu.

Kasıyorum. Kasıyorum ama filmde mantıki bir bağıntı bulamıyorum.


Daniela para için rolünü çok iyi oynayan da olabilirdi, gerçekten rol yapmayan ama François’yı seven de; neticede fahişelik damarı kabarıp evi terk edip tekrar geneleve dönen de olabilirdi, pezevengine resti çekip eve, memurun yanına dönen de; kıskançlıktan çatlayan da olabilirdi, sevdiği adamı komşusunun koynuna koyan da. Daniela’dan da bir şey çıkartamadım.


Ama hala kasıyorum. Toparlarsak, elimizde kendisine piyangodan para çıktığını iddia eden bir memur var. Ama yalnız. Fahişeyi görüyor. Parası bitinceye kadar kendisiyle yaşamasını istiyor. Fahişe kabul ediyor. Ama evdeyken fahişeliği tutuyor, herifin arkadaşına memeleri elletiyor, geneleve gidip başkalarıyla yatıyor, eski aşkına yani pezevengine gidip onunla birlikte oluyor. Pezevengi memurdan para istiyor fahişenin özgürlüğünü alabilmesi için. Memur vermiyor. Ama pezevengi fahişenin ne kadar üzgün olduğunu görüyor ve o kadar çok seviyor ki onu memura geri gönderiyor. Memur parasının olmadığını söylüyor. Fahişe çok kızıyor kendisine yalan söylendiği için. Pezevengine geri dönüyor. Pezevengi de tuttuğu gibi fahişeyi memura geri getiriyor. Bu sırada fahişe arada yine başkalarıyla beraber oluyor, komşusu ıssız köşelerde memuru habire götürüp duruyor, falan filan. Anlayan beri gelsin. Uzun süre hangi sahnenin gerçek hangisinin memurun hayalleri olduğunu da düşündüm ama bulamadım. Sanırım benim hüsnü kuruntummuş.



Yönetmen Bertrand Blier. Fransız sinemasının provakatör sex-komedi filmleri yönetmeni olarak tanınıyormuş. Ama bu filmde güldük ama pek neye güldüğümüzü de pek anlamadık. Seks? Eyvallah. Provakasyon? Sonuna kadar!


Şu film Monica Bellucci manifestosudur. Kast, yönetmen, kurgu, sahne, kostümler, ışık, müzik veya sinemadaki diğer tüm ünsurlar bu filmde sadece Monica Bellucci'yi yüceltmek için varlar; 41 yaşında hala hayalleri süsleme kapasitesine sahip kadını; her ne hikmetse her daim filmlerin fahişesini, güzelliğine mahkum edilmiş bir kadını, güzelliğiyle lanetli kadını oynayan bu kadını. Bu film, biz ne kadar başka türlü anlamlandırmaya çalışsak da, Monica'nın kıvrımlarının gücünün ilanıdır. Eğer bu filmden gerçekten zevk aldıysak, dürüst olmak gerekirse, Monica'nın çıplaklığı sayesindedir. Nasıl ki Liv Tyler'ın Çalınmış Güzellik'ini yaşının getirdiği o körpelikle hatırlıyorsak, bu filmi de Monica Bellucci'nin olgun yuvarlak hatlarıyla hatırlayacağız. Ama önemli farkla; Çalınmış Güzellik sadece Liv Tyler değil ama bu film sadece Monica (Depardieu'ya rağmen hem de!) çünkü filmde başka da bir şey yok.